Geçtiğimiz haftaiçinde nazik bir telefon alıyorum, akabinde belirlediğimiz uçak saatleri ile cumartesi günü İstanbul’a uçuyor olduğumu fark ediyorum. Ne yapıyorum ben? Planlamıştım bunları ama o anda sanki hiç olmazmış gibi gelen olaylar ardısıra patlıyor. Te İspanya’dan bir kısa mesaj, Rusya’dan bir fısbuk mesajı ve döndüğümde komşu mahalleden bir sitem sorusu… Dönünce sevdiğim tüm kadınlardan özür dileyeceğim demiştim, uygun dille yapacağım bunu da.
Sabah 10.30 uçağı için saat 7′de kalkıyorum. Anne eli değmiş bir kahvaltının ardından siyah takımları çekiyorum. İçimde Pep Guardiola süeteri ve boynumda Floransa’dan aldığım kaşkol. Sol ayakla çıkıyorum evden, 5 dakika içinde EGS’nin köşesindeyim. Gelen Havaş servisine biniyor da biniyor. Ben ısrarla 200 nolu otobüsü bekliyorum, hatta bir zaman sonra gönüllü neferi oluyorum bu belediye hizmetinin. “Havaş’a o kadar para verilir mi?” Belki de bilmemekten kaynaklanıyordur insanların bu tercihleri ama Havaş servisine binip de bunun propagandası yapamazdım. Zaten olduğumdan da ciddi bir iş adamı havam var, iş seyahatine gidiyorum.
200 numara ile önce Karşıyaka Sahili’ni, sonra Altınyol’u ve en son da Yeşildere yolunu izleyerek havalimanına varıyoruz. Otobüslerdeki navigasyon hizmeti, evet o saatte çekilmez oluyor. Durak isimlerinin yanında belediye hizmetlerini de anlatan kadını bulmak istiyorum. Öylesine sahiplenerek okumak bu metinleri, kolay olmasa gerek, “hizmete açtık, yaptık, düzenledik” vurguları mükemmel. Bir de tabi Gediz Mahallesi’nin tepesine yapılan Atatürk silüeti var. Büyüklüğü oranında burada yaşayan insanlara neyi hatırlatacak ve neyi unutturacak bu eser? Halka gitmesi gereken hizmet bu mudur?
Havalimanına girince “Ulan pasaport?!” diyorum kendi kendime, neyse ki kendi ülkemde ve kendi şehrimde olduğumu hemen hatırlıyorum. Artık kendime nasıl bir paye biçtiysem, İzmir’den her dışarı adımımı yurtdışına bağlıyorum. Bu havadan kurtulmam gerekli. Check-in yaptırırken arkamdaki Araplar “İstanbul” diye bağırıyorlar. Ne rahat adamlar, her yerde bağırabilme özgüvenine sahipler. Kontrol noktasını çabucak geçip çıkış kapısında bekliyorum. Yakınıma İspanyol bir aile geliyor. İzmir’den sonra İstanbul’a uçuyorlarmış. 6 yaşında çocuk dünya turunu tamamlamak üzere, benim bu yaşımda gördüğüm memleket sayısının neredeyse 2 katını görmüş. Görmüş de nolmuş diyebiliriz tabi ki.
Uçakta yanım boş. İsmail Cem’in hayatını okumaya devam ediyorum. Sandviç bitmeden İstanbul’a doğru inişe geçiyor uçak. 7 ay sonra önümde belirecek iki seçenekten bir tanesi olan İstanbul’a olumlu bakmaya çalışıyorum. İlk İstanbul deneyimim beni germişti, farklı insanlar, farklı bir hava ve durmayan bir hayat… Şimdi daha makul olmaya çalışıyorum. Ankara’dan iyidir en azından diyorum. Elimde yetki olsa bu kurumsal ve sektörel yoğunlaşmayı gün geçmeden dağıtırdım tüm ülkeye. Bak sen, o zaman bu yurt sevilir mi sevilmez mi…
Yeşilköy’den önce Havaş, sonra Taksim’den metro ile 4 Levent’e çıkıyorum. Havaş ile gelirken Aksaray’dan Taksim’e kadar gözüme çarpan Osmanlı camilerini sayamıyorum. Bu da onların gösteriş biçimi işte, şimdiki muhafazakarlık ile bunu bağdaştırmıyorum tabi ki. Yine de Tepebaşı’ndan bakılınca görünen o beton yığını kimlerden hangi düşünceden miras bu şehire sorgulamak gerekli.
Sinekkaydı olgusunun iş ve burs bulmaya etkisi nedir?
Maslak’ta şirkete vardığımda İzmir’den İstanbul’a olan uçuş süresini buraya varmak için çoktan ikiye katladığımı görüyorum. Bir de tabi o metrodaki ağız kokusu ve iniş biniş düzensizliği… İzmir Metrosu kısa ama temiz ve insanlar iniş biniş konusunda saygılı. Hayır, ayakkabımın boyası hiç oldu ona üzüldüm biraz.
Görevliden giriş kartımı aldıktan sonra şirketin katına geliyorum. Bekleyen bir kaç genç ve hafif emo hafif ciks bir sekreter, pembe şemsiyesi yanıbaşında duruyor. Ben gelmeden önce suspus olan gençlere ortaya attığım sorular ile kaynaştırıyorum. Değişik şehirlerden değişik ümitler, değişik düşünceler… Zamanında gelmeme rağmen görüşmeler sarktığı için beklemek durumundayım. Bu sırada sekreter ile muhabbete giriyoruz. Durum çok kötü değil aslında, 400 kişiden ilk 80 arasında girebilmişim ve haftaya kadar da son 30′u belirleyeceklermiş. Bu süreçte bu blogtan haberleri olmaz sanıyorum, olursa da olumlu etki yapar mı acaba, şüphem var.
Zamanı geldiğinde içeri alıyorlar beni, bir insan kaynakçısı (bu da böyle bir terim işte) ve bir mühendis karşılıyor beni. Mühendis çok mühendis, insan kaynakçısı daha bir müdür havalarında. Ama iyi insanlar bu çok belli. ÖSS’den başlayıp bölüm tercihlerine, bölümümdeki duruma, derslere, Java bilgisine, SOA nedir’e, kişisel ve toplumsal başarılarıma, gelecek ile ilgili planlarıma, kariyer sitelerine, İngilizce bilgime, Almanya’ya, arkadaşlarımdan, ailemden ve kendimden bana dair söylenebilecek bir kaç kelimeye ve son olarak neden bu şirket, neden bu program’a kadar gelen bir mülakat geçiyor başımdan. Samimi ve sahiciydim, sonuçları haftaya göreceğim. Hiç bir şey olmadıysa da deneyim oldu benim için.
Mülakat sonrası Bomonti’ye kızkardeşimin evine gidiyorum. O sakin arka sokaktan çıkıp Taksim’e kadar yürüyoruz. Osmanbey, Pangaltı, Harbiye, Elmadağ ve Taksim… DİSK binası, Hrant Dink, o kaldırım, Harbiye’de yıkılacak binalar ve Elmadağ’da Ermeni Hastanesi… Taksim biz yemek yerken yavaşça doluyor, elde meşaleler, işçiler hayat kavgasında… Bu kavgaya nereden ve neden dahil olacağımı tam anlamıyla çalışırken anlayacağım. Şimdilik izliyorum.
Sıkışık trafiği atlatıp havalimanına geliyorum. Yine uçak kapısındayım, bu sefer abes Rus var İzmir’e giden. Bazısı yalnız, bazısının yanında bir Türk erkeği… Uçakta İsmail Cem’in hayatında devam ediyorum, alçaldıkça İzmir’in yağmuru karşılıyor beni. Eve dönmek için 200 numaraya bindiğimde radyoda sabah dilime takılan şarkı çalıyor. Tüm bunlar ne demek bilmek istiyorum.