Archive for December, 2008

Kontörüm yok, buradan kutlayayım

Wednesday, December 31st, 2008
Sokak telefonlarından aradım seni, açmadın.
İki nokta arasındaki boşluktan ibaret bu dünya..

Bununla beraber bilincindeyiz ki beklediğimiz bu değil; mavi yeşil kızıl bütün renkleriyle bu dünya “7 günde yaratılma” efsanesine sığacak gibi değil…

Ama işte iki nokta koyabiliyorsak anlaşılır ki yeni bir cümleye başlamışızdır, küçücük de olsa en sonunda bir dünya bizimdir. Yeni durumlara hazır bir cüsse giyinmişizdir ve de eskinin muhasebesi kendiliğinden yapılıvermiştir.

Parantez açmak değil bu sadece; iki nokta uzaklığına bir hayat sığdırmak, acımtırak, acemi ve ürperten kızıllığıyla ayrıksılığın. Cümle kurarken insan boşluğa düşer, arkasına bakamaz, anın yükünü yüklenmiştir. Noktalar yardım eder insanoğluna. Tutunursun…

Robinson’a bir kurtuluş ümidi gibi gelen bir gemi yanılsaması ya da Cuma’ya bir azadlık sıcaklık…

İnsana yardım eder başlatan ve bitiren vurucu noktalar.

Bu yeni noktanızın malum gecede “0:00″ sularında yeni bir ümide kapı olması dileğiyle… Ben ise dilek tutmayı da bıraktım.

İyi yıllar..!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Gerrard – Eve Dönüş

Tuesday, December 30th, 2008
Photograph: Dave Thompson/AP

Gerrard eve döndü. Olaylar tam olarak açıklığa kavuşmasa da bu bar kavgasından dolayı 23 Ocak’ta mahkemeye çıkacak. Liverpool yönetimi Gerrard’a destek çıkarken, bu olay nedeniyle Gerrard, iki kişiyle birlikte yargılanacak(Steven Gerrard, 28 , Formby, Sefton, John Doran, 29, and Ian Smith, 19, Huyton, Liverpool). O gece neler olduğu hala tam olarak açıklığa kavuşmazken, olayla ilgili şarkı isteği, ağız dalaşı ve kavga iddiaları bu sessizlikten güç alarak hala dillendiriliyor.

Şimdi, adamın son 2 yılda başına gelenlere değinmiştim. Bu olayların ardındaki metafizik güç ya da yeraltı güçleri, bir insan ne kadar güçlü olursa olsun bir yerden sonra cinnet noktasına götürür insanı. Bu insanlar da sadece PES dünyasında olmadıkları için her olaydan ve her tavırdan etkileniyorlar. Aileleri ve aile sorumluluğu da böyle sonuçlara yol açabiliyor. Gerrard’a geçmiş olsun derken, daha sakin ve daha dikkatli olmasını tembihliyorum. Hatta dur arayayım, nbr diyeyim.

“Steven has been an outstanding servant to Liverpool for the last 10 years and the club will give him all the support he needs at this time.” Liverpool Board.


Gerrard İçerde #1

Gerrard İçerde #2

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Lass mich in Ruhe!

Tuesday, December 30th, 2008


Denizde kararti var bu gelen kayik midur

Ben ozledum yarumi ağlasam ayip midur

Oy dumanlar dumanlar hep dağlari sardunuz
Yureğumun derdini bilsenuz ağlardunuz

Karardi Karadeniz taşti bu yana taşti
Haber verun yarume gyozlerum doldi taşti

Gemi mil ilen olur, sevda dil ilen olur
Guzeller çok var ama meyil birine olur

Bir Ege sahilinde, Karadenizce türkü söylemek, rakı ve çipura güvencesinde…
“Etmeyelum sevdaluk, edenler yaşamadi.

Eski Foça / Kar yağışı vardı
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bobi #2

Tuesday, December 30th, 2008

En güzeli de ne biliyor musun, Bobi, sidikle şu dünyanızı idare edebilmeniz.

Fazla mı açıldın yuvandan, daya burnunu toprağa ağaca dön yurduna. Anneni koklayarak sev, babanı hiç mi hiç arama… Gündüzleri taşlara koy göbeğini, geceleri toprağa bulan. Zor mu geliyor av kovalamak, usulca yakalattır kendini, Britanyalardan bir sir düşkündür sana, şansın varsa güzel bir hayvanat bahçesinde yaşarsın vitaminli etlerle. Atarsa asfalyaların bakıcını yersin. İlle de ölesi gelmez ya tutsakların, bunu bilirsin sen.

Ama biz, duyumsayarak uzaklaştığımızı, hiç de başladığımız yerde bitirmiyoruz bu gaileleri. Gölgeleri bize ait zannederken, güneşten kaçıyoruz. Ve tutsaklıklarımız miskinlikten değil, doğuştan.

Ya senin Bobi, kaç kardeşin var? Kaç derdin, kaç tasan? Eşini sayar mısın, rızkını düşünür müsün sana doğuracağı bebenin? Bunları bilmem de Bobi, eminim ki temiz hayvansın, süsüne düşkün, kendine bakan ve baktıran hayvansın.

Düşünen hayvan.

Bobi hadi git, durma buralarda, hayvanlığımız seni de öldürecek.

Bobi #1

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Gerrard: Yemin Ederim Bi’ Cinnet Halleder Herşeyi

Tuesday, December 30th, 2008
Bildiğin kan çıkmış.

Gerrard ile ilgili haberin izini sürmek niyeti ile Britanya basın sitelerine tekrar daldığımda bizim dayıoğlunun son yıllarda manşetlerde arz-ı endam eylemesinin izdüşümü çıkıyor karşıma. Buyrun, bizimkine ettikleri ve bizimkinin ettiği;

1 Ekim 2007Trafik Kazası. Gerrard arabasıyla 10 yaşındaki bir velede çarpıyor. Veled sadece kırık bir bacak atlatıyor kazayı ve moral motivasyon babında Gerrard, bu küçük ManU’luya bir çift Rooney kramponu ve imzalı bir İngiltere forması hediye ediyor.

12 Aralık 2007 - Soygun/Gasp. Eşi Alex Curran evlerine giren soyguncular tarafından alıkonuluyor. Çiftin iki kızları üst katta uyurken soyguncular mücevher odaklı işlerini hallediyorlar. Bu soygun, bizim dayıoğlu Marsilya’ya karşı top teperken gerçekleşiyor.

3 Nisan 2008Kalpazanlık. Gerrard’ın imzası bir çok spor yıldızının imzası ile birlikte iki kalpazan iş adamı tarafından kopyalanıp satılmaya çalışılıyor. Kafadarlar (Graeme Walker, 45, ve Faisal Madani, 43,) hapsi boyluyorlar.

10 Nisan 2008Tehdit/Şantaj. Liverpoollu bir gangster Gerrard’ı ayaklarından vurmak ile tehdit ediyor. Olay dayıoğlunun babasının açıklamaları ile ortaya çıkıyor. Bu yazılı açıklamalarda oğlundan sürekli para istendiğini ve arabasının vandal saldırıya uğradığını (çizildiği de diyebiliriz) belirtiyor. Babanın bu şikayetamiz açıklamaları bir yeraltı abisi ile tanışınca son bulmuş: John Kinsella. İşiniz düşerse bu abiyi arayabilirsiniz.

Son gözaltı olayı ise henüz açıklığa kavuşmadı. Bir barda DJ ile kavga ettiği söyleniyor o kadar.

bilgiler guardian ve sun’dan derlenmiştir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Gerrard İçerde

Monday, December 29th, 2008

1-5, liderlik ve Gerrard’ın mükemmel oyunu diyecekken, Gerrard dün geceyi gözaltında geçirmiş. Şu anda da bu sokak kavgası hakkındaki sorgusu devam ediyor. Polis yardımlarınızı bekliyor.


“Anyone who saw anything or who has any information is asked to call Merseyside police on 0151 777 3165 or Crimestoppers on 0800 555 111.”

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Durmadan

Monday, December 29th, 2008

“Durmadan akşam durmadan sabah… Durmadan…” Yaşar Kurt şarkısıdır. Hayatımın bu şarkıya benzediğini 3 yıl önce farkettim. Uyanıyorum ama niye, yatıyorum ama neyin yorgunluğu için? Başağrısı var arada, daha zor şeyler de var elbet. Bak işte geçiyor bu günler de, hiç kestiremem bir ay öncesinden diğer ayın bitebileceğini ama bir tasarı vardır kafamda hep. Bu sefer de Kasım’ın başında Aralık sonunu çok uzak sanmıştım. İşte o da bitiyor, yeni yıl, eğlence, güdüklük filan… 2008 hızlı bir yıldı, istediklerimi yapabildim. Boş hayallere daha az dalmaya başladım, daha az kandırılmaya başladım/başlandı. Üzerime pişmaniye gibi yapışan şeyler yok bu sefer, geçtiğimiz yılbaşını hatırlıyorum da, tek iyi tarafı Smirnoff ve Hande Yener/Asabiyim Ben idi. O noktaya gelişim Erasmus hayali ve işimden ayrılma zorluğu sayesinde oldu. Şimdi daha netim o konularda, tecrübelerim ve üstüne anılarım var. Bu yıl sonu için muhasebem de biraz şaştı aslında. Tahsil ve kariyer planlarım yerli yerinde, adım adım yaşıyorum planladıklarımı. Aşk meşk konusunda özür dileyelim yine tüm sevdiğimiz kadınlardan. Bana şarkı öğretebilecek bir kadın bulamıyorum artık, neyse en azından bana yeniden şarkılar söyletenlerini gördüm. Bahse girerim, bu meşki bir Türk kızına yapsam o dumanlı kafa ile güler, susturur. Ecnebiler işbu sebeple heyecan veriyor bana, eşit söz hakkı ve eşit meşk hakkı. Ne güzeldi lan! Zaten bir Türk kızı ile dumanlı atmosfer dediğin en fazla Issız Adam filminin çıkışıdır. Bazıları da çok matah Ada’larmış gibi sevmiyorlar bu filmi. Geçelim, kendi sinemamı anlatayım ben. Tahsil, kariyer, aşk meşk e bunlar dışında bir mefhum yok mu hayatta? Zorlayarak, penetrasyon yaparak değineyim bari diğer konulara da, Hollanda ve Lüksemburg yollarında araba kullandım mesela. İlk defa THY ile uçtum, yabancılara zeybek oynadım, tekrar Almanca konuşmaya ve yazmaya başladım, değerli kitaplar okudum -Veba, Binboğalar Efsanesi, Dokuz Buçukta Bilardo…-, zamanı kullanmayı unuttum ama galiba sonradan bunu tekrar unuttum. Bir de siyaset var tabi, yeni modeller gördüm, yetkim olsa tek gecede yürürlüğe sokarım hepsini.

Havalar çok soğuk, lisede hava böyleyken kafama İtalyan jölesi sürerdim. Sanki donmuş Çıldır Gölü’ne dalmış gibiydim. O yüzden mi delirdim, yoksa liseye giderken her gün evinin önünden geçermişim seni görememekten mi delirdim bilemiyorum.

Sana Almanya’ya gidelim demiştim, gelir misin?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Füsunkâr

Monday, December 29th, 2008
Önce sen miydin ışıyan aklımda, yoksa kendiliğinden kamaşan gözlerim mi suçlu?

Ve Katja, bir nokta için fazlaca uzun bir öykü… Süren mi desem, tazelenecek mi desem veyahut kendimi kandırmaktan vaz mı geçsem? Birisi var dediler, göreyim demedim, çok güzel dediler, uzatma kağıtlarını yırttım attım, işte orada dediler, bildiğim tüm şarkıları unuttum. Karar vermiş dönerken, bazısının garantisinde uykular uyumaktı tek niyetim. Sonrası, çok fazla oldu, kapanmadı bazı kapılar, kapatılamadı. Bana her şeyini verenin yanında susup gülendi, benim bakışlarım onun üzerinde. Kafamdan gitmeyen siluetti son 3 haftamda, kafaya diktiğim likörün aroması adeta.

Zühre yıldızı parlıyor göğsünde, dudağın hep bana yalancı.

Tutturdum bir Rumeli havası, göçmen kızı… Bana en güzel yalanları sen söyledin, sabaha karşı üçte. O kadar votkadan sonra, çekmiştim seni içeriye, küçük bir çiçek, te geldiğim ilk zamanlardan sakladığım, avucumun içine koymuştum, uzanıp alırken yüzüğünü gösterdin. Ama ben, dedin. Israr ettim, oysa ki tesadüf etmeliydik, yavaşça ısrara dönüşen bir tesadüf. Gideyim ya da giderken yine de güleyim diye öptün beni, biliyorum. Annenin okula gönderişi yavrusunu, arkadaşın arkadaşı öpüşü ama o şarkı zarara döndürdü bu öpüşü. Daha sert oldum diğerlerine, daha unutkan oldum onlara ve zararım ya bana ya onlara, sen o uzakta güzel Almanca’n ile yaşayıp gittin bir süre daha. Daha o gece, nihayet ben dönmüşken beni sevene arkamdan diz attın, benimle dans et diye, şuursuzca döndüm. Sen ve aşüfte kâküllerin ismini söyleşimdeki acılığı yarattınız. Böyle böyle arabesk oldum ben, midem böyle hasta oldu.

…ben kaldım hâlâ o yüreğimin vurgun yediği terkedilişte…

O yağmurlu gün otobüsün camından caddede ters yöne doğru yürüdüğünü gördüm, şoföre tür dedim, aufmachen dedim, bitte dedim, oralı olmadı. Yağmur adımlarınla atbaşı hızlanıyordu. Cebimde pasaportum, bu şehirden kaydımı sildirecektim. Seni görünce yüzbininci kez belki dedim. İlk durakta atladım otobüsten, koklayarak adeta o caddeyi yürüdüm. Baktım yoksun, şehir bürosuna gittim. Dönüşte yolu uzatıp, yine o caddeye çıktım ve bekledim anasını satayım. Yağmurda, nişanlı olduğunu söyleyen bir kız için, İngilizce bilmeyen bir kız için bekledim. Sırf beni öptü diye… Ve çıkageldin gerisin geriye. Yüzümde beliren telaşlı ve aptal gülüş, yeleğinle ıslanmışsın dedim. Şimdi yeni mont almaya gidiyorum dedin. Yürüdük beraber yağmurda, ülkeye dönüşten, yağmurdan ve Oktoberfest’ten konuştuk. Seltersweg’te ayrıldık, dünyanın en aptal insanıyım sanki, dünyanın en boş insanıyım sanki, dünyanın en değmez insanıyım sanki. İçimden bir ses gitme İtalya’ya diyor, koş Rektorat’tan uzatma kağıtlarını al yine diyor ama işler karışık ve her zamanki gibi geç.

Velhasıl kelam, o gece bir haber aldım. Uğruna yalnız bırakmıştım kendimi, öpücüğünle vardığım sabahla göğüslerim gerisini sanmıştım. Öyle değilmiş bu işler, bizden hep ayın öteki yüzü saklanmış ve gariptir saklanan bir öteki yüz olduğunu hep sonradan öğrenmişiz. Öğrenmesek nolurmuş ki?

İhtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir Rumeli havası sizi dinleyenler mest olsun lakin bittabi ki becerebilirseniz beni hayal etmeyi.

Rusya sınırı füsunkar durur buradan bakınca, ne zaman baksam fotoğraflara, onların değil benim yanmış olmam gelir aklıma da bu oyunu bozamam. Hikayen budur özce, sonsözüne bir büyük rakı sakladım.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Penne Arabiata

Sunday, December 28th, 2008


Penne arabiata, Zeki Müren’den “Hava Nasıl Oralarda” dinlenerek ve yalnızca Akhisar zeytinyağı kullanılarak yapıldı. Sos acısı Urfa’dan gelmişti.

Zeytinyağına çok az biber atarak kavurun. Vakti geldiğinde rendelenmiş domatesleri ve acı ile yoğrulmuş salçayı hafifçe içine salın. Az geçsin nane ve fesleğen ekin. Ateşi kapatmaya yakın varsa parmesan yoksa az biraz kaşar atın. Pişirdiğiniz pennenin üstüne katıp yiyin.
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bir İstanbul Mavalı

Sunday, December 28th, 2008
Ne diyo’n oğlum, biz hayat kavgası veriyoruz burada!

Geçtiğimiz haftaiçinde nazik bir telefon alıyorum, akabinde belirlediğimiz uçak saatleri ile cumartesi günü İstanbul’a uçuyor olduğumu fark ediyorum. Ne yapıyorum ben? Planlamıştım bunları ama o anda sanki hiç olmazmış gibi gelen olaylar ardısıra patlıyor. Te İspanya’dan bir kısa mesaj, Rusya’dan bir fısbuk mesajı ve döndüğümde komşu mahalleden bir sitem sorusu… Dönünce sevdiğim tüm kadınlardan özür dileyeceğim demiştim, uygun dille yapacağım bunu da.

Sabah 10.30 uçağı için saat 7′de kalkıyorum. Anne eli değmiş bir kahvaltının ardından siyah takımları çekiyorum. İçimde Pep Guardiola süeteri ve boynumda Floransa’dan aldığım kaşkol. Sol ayakla çıkıyorum evden, 5 dakika içinde EGS’nin köşesindeyim. Gelen Havaş servisine biniyor da biniyor. Ben ısrarla 200 nolu otobüsü bekliyorum, hatta bir zaman sonra gönüllü neferi oluyorum bu belediye hizmetinin. “Havaş’a o kadar para verilir mi?” Belki de bilmemekten kaynaklanıyordur insanların bu tercihleri ama Havaş servisine binip de bunun propagandası yapamazdım. Zaten olduğumdan da ciddi bir iş adamı havam var, iş seyahatine gidiyorum.

200 numara ile önce Karşıyaka Sahili’ni, sonra Altınyol’u ve en son da Yeşildere yolunu izleyerek havalimanına varıyoruz. Otobüslerdeki navigasyon hizmeti, evet o saatte çekilmez oluyor. Durak isimlerinin yanında belediye hizmetlerini de anlatan kadını bulmak istiyorum. Öylesine sahiplenerek okumak bu metinleri, kolay olmasa gerek, “hizmete açtık, yaptık, düzenledik” vurguları mükemmel. Bir de tabi Gediz Mahallesi’nin tepesine yapılan Atatürk silüeti var. Büyüklüğü oranında burada yaşayan insanlara neyi hatırlatacak ve neyi unutturacak bu eser? Halka gitmesi gereken hizmet bu mudur?

Havalimanına girince “Ulan pasaport?!” diyorum kendi kendime, neyse ki kendi ülkemde ve kendi şehrimde olduğumu hemen hatırlıyorum. Artık kendime nasıl bir paye biçtiysem, İzmir’den her dışarı adımımı yurtdışına bağlıyorum. Bu havadan kurtulmam gerekli. Check-in yaptırırken arkamdaki Araplar “İstanbul” diye bağırıyorlar. Ne rahat adamlar, her yerde bağırabilme özgüvenine sahipler. Kontrol noktasını çabucak geçip çıkış kapısında bekliyorum. Yakınıma İspanyol bir aile geliyor. İzmir’den sonra İstanbul’a uçuyorlarmış. 6 yaşında çocuk dünya turunu tamamlamak üzere, benim bu yaşımda gördüğüm memleket sayısının neredeyse 2 katını görmüş. Görmüş de nolmuş diyebiliriz tabi ki.

Uçakta yanım boş. İsmail Cem’in hayatını okumaya devam ediyorum. Sandviç bitmeden İstanbul’a doğru inişe geçiyor uçak. 7 ay sonra önümde belirecek iki seçenekten bir tanesi olan İstanbul’a olumlu bakmaya çalışıyorum. İlk İstanbul deneyimim beni germişti, farklı insanlar, farklı bir hava ve durmayan bir hayat… Şimdi daha makul olmaya çalışıyorum. Ankara’dan iyidir en azından diyorum. Elimde yetki olsa bu kurumsal ve sektörel yoğunlaşmayı gün geçmeden dağıtırdım tüm ülkeye. Bak sen, o zaman bu yurt sevilir mi sevilmez mi…

Yeşilköy’den önce Havaş, sonra Taksim’den metro ile 4 Levent’e çıkıyorum. Havaş ile gelirken Aksaray’dan Taksim’e kadar gözüme çarpan Osmanlı camilerini sayamıyorum. Bu da onların gösteriş biçimi işte, şimdiki muhafazakarlık ile bunu bağdaştırmıyorum tabi ki. Yine de Tepebaşı’ndan bakılınca görünen o beton yığını kimlerden hangi düşünceden miras bu şehire sorgulamak gerekli.

Sinekkaydı olgusunun iş ve burs bulmaya etkisi nedir?

Maslak’ta şirkete vardığımda İzmir’den İstanbul’a olan uçuş süresini buraya varmak için çoktan ikiye katladığımı görüyorum. Bir de tabi o metrodaki ağız kokusu ve iniş biniş düzensizliği… İzmir Metrosu kısa ama temiz ve insanlar iniş biniş konusunda saygılı. Hayır, ayakkabımın boyası hiç oldu ona üzüldüm biraz.

Görevliden giriş kartımı aldıktan sonra şirketin katına geliyorum. Bekleyen bir kaç genç ve hafif emo hafif ciks bir sekreter, pembe şemsiyesi yanıbaşında duruyor. Ben gelmeden önce suspus olan gençlere ortaya attığım sorular ile kaynaştırıyorum. Değişik şehirlerden değişik ümitler, değişik düşünceler… Zamanında gelmeme rağmen görüşmeler sarktığı için beklemek durumundayım. Bu sırada sekreter ile muhabbete giriyoruz. Durum çok kötü değil aslında, 400 kişiden ilk 80 arasında girebilmişim ve haftaya kadar da son 30′u belirleyeceklermiş. Bu süreçte bu blogtan haberleri olmaz sanıyorum, olursa da olumlu etki yapar mı acaba, şüphem var.

Zamanı geldiğinde içeri alıyorlar beni, bir insan kaynakçısı (bu da böyle bir terim işte) ve bir mühendis karşılıyor beni. Mühendis çok mühendis, insan kaynakçısı daha bir müdür havalarında. Ama iyi insanlar bu çok belli. ÖSS’den başlayıp bölüm tercihlerine, bölümümdeki duruma, derslere, Java bilgisine, SOA nedir’e, kişisel ve toplumsal başarılarıma, gelecek ile ilgili planlarıma, kariyer sitelerine, İngilizce bilgime, Almanya’ya, arkadaşlarımdan, ailemden ve kendimden bana dair söylenebilecek bir kaç kelimeye ve son olarak neden bu şirket, neden bu program’a kadar gelen bir mülakat geçiyor başımdan. Samimi ve sahiciydim, sonuçları haftaya göreceğim. Hiç bir şey olmadıysa da deneyim oldu benim için.

Mülakat sonrası Bomonti’ye kızkardeşimin evine gidiyorum. O sakin arka sokaktan çıkıp Taksim’e kadar yürüyoruz. Osmanbey, Pangaltı, Harbiye, Elmadağ ve Taksim… DİSK binası, Hrant Dink, o kaldırım, Harbiye’de yıkılacak binalar ve Elmadağ’da Ermeni Hastanesi… Taksim biz yemek yerken yavaşça doluyor, elde meşaleler, işçiler hayat kavgasında… Bu kavgaya nereden ve neden dahil olacağımı tam anlamıyla çalışırken anlayacağım. Şimdilik izliyorum.

Sıkışık trafiği atlatıp havalimanına geliyorum. Yine uçak kapısındayım, bu sefer abes Rus var İzmir’e giden. Bazısı yalnız, bazısının yanında bir Türk erkeği… Uçakta İsmail Cem’in hayatında devam ediyorum, alçaldıkça İzmir’in yağmuru karşılıyor beni. Eve dönmek için 200 numaraya bindiğimde radyoda sabah dilime takılan şarkı çalıyor. Tüm bunlar ne demek bilmek istiyorum.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)