Hamburg’a gelmişiz. Eylül’ün o başlardaki önemli günlerinde hem de. 4 kişiyiz, 4 genciz. Ben, Bay R, Bay Ç ve Bay D… Yüklenmişiz SchönesWochenende’ye, dizilmişiz trene. Tabi öncesi kalender bir reiseplan çekmek otomattan. Otomatlar ile şiir bile yazılabilir Almanya’da, yeter ki kafiye aranmasın. Otomat köşesine yumulup bileti ve aktarma planı cebinde, cappisonnesi ve elmalı turtası elinde, prezosu kıç cebinde ayrılabilir insan o kalabalıktan. Sosyal bir devlette mutlu olmak için kasmaya gerek yok.
Neyse Hamburg’a gelesiye kadar Hannover hariç ne kadar dandik şehir varsa aktarma için oralarda beklemişiz. Kuzeye doğru gittikçe gün batmaz olmuş, içimiz de ekseriyetle bir hoş tabi. Kuzey Kutbunu keşfe gider havalardayız ve her yeni trende mütemadiyen yazı tura atıyoruz. Yan 4′lüden tavsiye almak için. “Aga, inanın bak çok güzel olsalar, illa ki konuşurum“. Bay Ç, bu konulara soğuk. Yanlış anlaşılmasın kız arkadaşı var o sebeple. Geri kalan üçlü tecrübeyle sabit ve tecrübeden kaynaklanan bir yüzsüzlüğe sahip, gocunma çekinme yok. Avrupa’nın şımarık dahileriyiz. Dandik şehirler demiştim, Göttingen, Uelzen bu liste böyle gider. Sanmayın ki Almanya’da direkt tren yok, var var olmasına da 35 €luk ortak biletimiz sadece RE’lerde geçiyor, ICE’lere zengin Avrupalı biniyor.

Uykudan da vazgeçmediğimiz için sabah saat 11′de bir NewYorker yağmasından sonra başlayabilen yolculuk akşam 7′de Hamburg Hauptbahnofta sonlanıyor. Yeraltından ve katlı bir yapıdan Saturn’e çıkıyoruz. Buraya neden girdik hala bir fikrim yok. Çıkışta da bir koordinasyon sorunu sonucu ben dışarda cazcı amca ile birazcık takılmak durumunda kalıyorum. Bilenler bilir, domuz yeme konusunda tereddütünüz yoksa bile cebinizde öro az bulunan bir şeyse, bilmediğiniz bir şehirde ilk hedef ya mc‘tir ya da burgerking‘tir. Bu Rotterdam ve Luxembourg’ta mc olarak, Amsterdam ve Hamburg’ta burgerking olarak tezahür etmiştir. Bildiğin fiyattan yersin, tuvaleti kullanırsın, dünya kardeşliğini böyle böyle algılarsın. Biz de dünya şehri Hamburg’ta burgerkingi ziyaret ediyoruz. Sonrasında karnımız tok, sırtımız pek halde Rathaus dolaylarına geçiyoruz. Ve sormaya başlıyoruz: “Any historical places, anywhere to drink and enjoy, would u come with us?“. Cidden bu sefer ilk olarak bir erkeğe soruyoruz. Tereddütsüz “Ripperbahn” diyor. Üstüne tarif dahi ediyor net olarak. Bir kaç defa daha, gençlere doğrulatıp ver elini Ripperbahn diyoruz. Hatırlatayım saat 9.
S-Bahn’da iki adet Türk ergenine rastlıyoruz. Ergenler orada Türklerden utanacağımızı söylüyor. Memleketten havadis verdikten sonra yerüstündeyiz. St.Pauli!
Bay Ç futbola meraklı, Bay R karşıcinse, Bay D ise Türk Bill Gates’i ve ben üçünün karışımı olmaya çalışan ninjatörtıl rafael. Bay Ç -hiç sektirmez- uniksk polarıyla St.Pauli’yi anlatıyor bizlere. Bay R, Ripperbahn’ı iki dakikada çözmüş durumda ve ben o gece karışımdaki Bay R dozunun yüksekliğinden olsa gerek Ripperbahn’ı baştan seviyorum. Sokakta kara domuz gezdirenler mi ararsın, kaldırımda çekenler mi ararsın her çeşit mevcut. Ve ben, dünya ve sanat şehri sloganını göremiyorum buralarda.
Birer içki içiyoruz Ripperbahn’da. Masasına konuk olduğumuz emekli Alman topçusu tipli bey, bize İstanbul’a olan hayranlığını anlatıyor. Kendisinin Skibbe olmasından şüphelenmiştim. Herif bizden daha çok etrafı kesiyor. İçki macerasından bira içerek en az zararlı olarak çıkıyorum. Kanımca vodka kokteyli Bay Ç’nin aklını çelmiştir o gece. Yapma dedik yaptı. RedLight olayından önce yarı Türk yarı Makedon bir ergen bizi asya cennetine sokuyoruz. Ona da yapma dedik, yaptı. Bizde para yok, rahat olabilirsiniz.

Bir yukarı bir aşağı burada da RedLight olayını buluyoruz. İçerlenecek pek çok durum yaşanmıştır, burada bahsetmiyorum ki gençlerin ümitleri ölmesin. Ripperbahn bize kalleşlik yapıyor ve başlangıç noktasına dönüyoruz.
Bahnof’ta günün ikinci burgerkingini yapıyoruz. Düşüne düşüne belki kool bir bar buluruz diye tekrar yeraltından çıkıyoruz. Sokaklar boş değil, bomboş ulan… Şansımıza iki bayan ve güzel bir cevap geliyor: Schanze…
Schanze daha nezihtir dediler. Schanze daha güvenlidir dediler. Schanze daha yakındır dediler. “Varalım” dedik. S-Bahn’dan iner inmez çevik kuvvet karşımızda. Bay R, S-Bahn’da bir kaç kız ile muhabbet kuruyor. İçgüdüsel olarak onlara takılıyoruz. Kabul edelim biraz kırıklar. Çevik ve kuvvetin Almancasını düşünürken olayların içine doğmuşuz bile. Bay Ç, St.Pauli diyor, anarşist komünistler diyor, ben punkçıların polise tükürmesine takılıyorum. Bay R, olay filan yok diyor. Bay Ç, yeni geldim beni soktuğunuz ortama bak diyor, Bay D, Rotterdam’da olayın kendisi bizdik diyor, ben içelim diyorum.
Kızlar ayılıyor, kargaşada su mu ne yedilerse ondandır tabi. Dönerciye doğru bizden kurtulmanın yollarını arıyorlar. Güzel olsalar içim yanmaz, yediği de Türk döneri başka şey değil. Biz o sırada Bok Restoran’ı keşfediyoruz. Koreli miydi neydi, gece gece bizi güldürdü.
Schanze’nin nezihliği, güvenli oluşu ve yakınlığı bize görünmez oldu. Kederle attık kendimizi bir cafeye. O saatte açık bir cafe Giessen gençliği için nimettir. Garson Türkçe bilmeyen bir Türk çıkıyor. Çerezi anlamadı o kadardır Türkçe bilgisi.
Gecenin sonuna doğru Bay D, bira ile antibiyotik içerken, ben rakı aranıyorum, Bay R uyukluyor ve Bay Ç gelen tehlikeyi seziyor. Panzerler ve tazyikli su. Videonun anafikri budur. Sadece çektim, herhangi bir mesaj kaygım yoktur. Cafeye gelen Avrupalılar olarak devleti geceyi mahvetmekle suçlayan toplulukla kaynaşıyoruz. Türkiye’de böyle değil, vallahi diyoruz. Yerseniz…
Mala bağlamış şekilde dönüyoruz aynı yolları, tek kazancımız Ripperbahn’da bulduğumuz ellilik. Bay D gördü, ben alsanıza dedim, Bay Ç aldı. İyice ucuza geldi bu yol hikayesi, ucuz etin yahnisi yavan oldu.