Archive for November, 2008

Başbakan, pompalılılarını da al git!

Tuesday, November 18th, 2008


Mevsimin ilk yağmuru da düştü böylece. Karalara bürünmüş büyük taraftar omuzomuza stada girdi yası başlatmak için. Türk Kürt kardeştir dediler hiç tereddütsüz ve konuk bir pankart açıkta hiç korkusuz, kardeşçe…


Bu insanlar bir şeyler anlatmak istiyor. Ezbere yazılan haberleri unutturacak bir anlam var beraberliklerinde. Bu kadar çok göz-gözlü Karşıyaka Çarşı’da… Önce cemevi sonra cami… Bir gencin gidişi insani önceliklerin hala geçerli olduğunu gösteriyor Yaşa Varol ile…


Çarşı’nın girişindeki ikiz kadın heykelleri de açmışlar atkılarını, hiç şüpheniz olmasın…

Yaşar Usta "Reloaded"

Tuesday, November 18th, 2008

“İşçileri evimize davet ettim. Ne gibi haklarımız var, gelin öğrenin dedim. Mesai uzar gider, milletin çocuğu, kendisi hasta olur; yok, gidemezler. Ağlayıp sızlanmayın, dedim. Evde toplandık. Sonra duyuldu bu. Duyulunca; sen misin öyle yapan!”

Emine Aslan

Hamburg Güncesi

Tuesday, November 18th, 2008
Hamburg’a gelmişiz. Eylül’ün o başlardaki önemli günlerinde hem de. 4 kişiyiz, 4 genciz. Ben, Bay R, Bay Ç ve Bay D… Yüklenmişiz SchönesWochenende’ye, dizilmişiz trene. Tabi öncesi kalender bir reiseplan çekmek otomattan. Otomatlar ile şiir bile yazılabilir Almanya’da, yeter ki kafiye aranmasın. Otomat köşesine yumulup bileti ve aktarma planı cebinde, cappisonnesi ve elmalı turtası elinde, prezosu kıç cebinde ayrılabilir insan o kalabalıktan. Sosyal bir devlette mutlu olmak için kasmaya gerek yok.

Neyse Hamburg’a gelesiye kadar Hannover hariç ne kadar dandik şehir varsa aktarma için oralarda beklemişiz. Kuzeye doğru gittikçe gün batmaz olmuş, içimiz de ekseriyetle bir hoş tabi. Kuzey Kutbunu keşfe gider havalardayız ve her yeni trende mütemadiyen yazı tura atıyoruz. Yan 4′lüden tavsiye almak için. “Aga, inanın bak çok güzel olsalar, illa ki konuşurum“. Bay Ç, bu konulara soğuk. Yanlış anlaşılmasın kız arkadaşı var o sebeple. Geri kalan üçlü tecrübeyle sabit ve tecrübeden kaynaklanan bir yüzsüzlüğe sahip, gocunma çekinme yok. Avrupa’nın şımarık dahileriyiz. Dandik şehirler demiştim, Göttingen, Uelzen bu liste böyle gider. Sanmayın ki Almanya’da direkt tren yok, var var olmasına da 35 €luk ortak biletimiz sadece RE’lerde geçiyor, ICE’lere zengin Avrupalı biniyor.

Uykudan da vazgeçmediğimiz için sabah saat 11′de bir NewYorker yağmasından sonra başlayabilen yolculuk akşam 7′de Hamburg Hauptbahnofta sonlanıyor. Yeraltından ve katlı bir yapıdan Saturn’e çıkıyoruz. Buraya neden girdik hala bir fikrim yok. Çıkışta da bir koordinasyon sorunu sonucu ben dışarda cazcı amca ile birazcık takılmak durumunda kalıyorum. Bilenler bilir, domuz yeme konusunda tereddütünüz yoksa bile cebinizde öro az bulunan bir şeyse, bilmediğiniz bir şehirde ilk hedef ya mc‘tir ya da burgerking‘tir. Bu Rotterdam ve Luxembourg’ta mc olarak, Amsterdam ve Hamburg’ta burgerking olarak tezahür etmiştir. Bildiğin fiyattan yersin, tuvaleti kullanırsın, dünya kardeşliğini böyle böyle algılarsın. Biz de dünya şehri Hamburg’ta burgerkingi ziyaret ediyoruz. Sonrasında karnımız tok, sırtımız pek halde Rathaus dolaylarına geçiyoruz. Ve sormaya başlıyoruz: “Any historical places, anywhere to drink and enjoy, would u come with us?“. Cidden bu sefer ilk olarak bir erkeğe soruyoruz. Tereddütsüz “Ripperbahn” diyor. Üstüne tarif dahi ediyor net olarak. Bir kaç defa daha, gençlere doğrulatıp ver elini Ripperbahn diyoruz. Hatırlatayım saat 9.

S-Bahn’da iki adet Türk ergenine rastlıyoruz. Ergenler orada Türklerden utanacağımızı söylüyor. Memleketten havadis verdikten sonra yerüstündeyiz. St.Pauli!

Bay Ç futbola meraklı, Bay R karşıcinse, Bay D ise Türk Bill Gates’i ve ben üçünün karışımı olmaya çalışan ninjatörtıl rafael. Bay Ç -hiç sektirmez- uniksk polarıyla St.Pauli’yi anlatıyor bizlere. Bay R, Ripperbahn’ı iki dakikada çözmüş durumda ve ben o gece karışımdaki Bay R dozunun yüksekliğinden olsa gerek Ripperbahn’ı baştan seviyorum. Sokakta kara domuz gezdirenler mi ararsın, kaldırımda çekenler mi ararsın her çeşit mevcut. Ve ben, dünya ve sanat şehri sloganını göremiyorum buralarda.

Birer içki içiyoruz Ripperbahn’da. Masasına konuk olduğumuz emekli Alman topçusu tipli bey, bize İstanbul’a olan hayranlığını anlatıyor. Kendisinin Skibbe olmasından şüphelenmiştim. Herif bizden daha çok etrafı kesiyor. İçki macerasından bira içerek en az zararlı olarak çıkıyorum. Kanımca vodka kokteyli Bay Ç’nin aklını çelmiştir o gece. Yapma dedik yaptı. RedLight olayından önce yarı Türk yarı Makedon bir ergen bizi asya cennetine sokuyoruz. Ona da yapma dedik, yaptı. Bizde para yok, rahat olabilirsiniz.

Bir yukarı bir aşağı burada da RedLight olayını buluyoruz. İçerlenecek pek çok durum yaşanmıştır, burada bahsetmiyorum ki gençlerin ümitleri ölmesin. Ripperbahn bize kalleşlik yapıyor ve başlangıç noktasına dönüyoruz.

Bahnof’ta günün ikinci burgerkingini yapıyoruz. Düşüne düşüne belki kool bir bar buluruz diye tekrar yeraltından çıkıyoruz. Sokaklar boş değil, bomboş ulan… Şansımıza iki bayan ve güzel bir cevap geliyor: Schanze…

Schanze daha nezihtir dediler. Schanze daha güvenlidir dediler. Schanze daha yakındır dediler. “Varalım” dedik. S-Bahn’dan iner inmez çevik kuvvet karşımızda. Bay R, S-Bahn’da bir kaç kız ile muhabbet kuruyor. İçgüdüsel olarak onlara takılıyoruz. Kabul edelim biraz kırıklar. Çevik ve kuvvetin Almancasını düşünürken olayların içine doğmuşuz bile. Bay Ç, St.Pauli diyor, anarşist komünistler diyor, ben punkçıların polise tükürmesine takılıyorum. Bay R, olay filan yok diyor. Bay Ç, yeni geldim beni soktuğunuz ortama bak diyor, Bay D, Rotterdam’da olayın kendisi bizdik diyor, ben içelim diyorum.

Kızlar ayılıyor, kargaşada su mu ne yedilerse ondandır tabi. Dönerciye doğru bizden kurtulmanın yollarını arıyorlar. Güzel olsalar içim yanmaz, yediği de Türk döneri başka şey değil. Biz o sırada Bok Restoran’ı keşfediyoruz. Koreli miydi neydi, gece gece bizi güldürdü.

Schanze’nin nezihliği, güvenli oluşu ve yakınlığı bize görünmez oldu. Kederle attık kendimizi bir cafeye. O saatte açık bir cafe Giessen gençliği için nimettir. Garson Türkçe bilmeyen bir Türk çıkıyor. Çerezi anlamadı o kadardır Türkçe bilgisi.

Gecenin sonuna doğru Bay D, bira ile antibiyotik içerken, ben rakı aranıyorum, Bay R uyukluyor ve Bay Ç gelen tehlikeyi seziyor. Panzerler ve tazyikli su. Videonun anafikri budur. Sadece çektim, herhangi bir mesaj kaygım yoktur. Cafeye gelen Avrupalılar olarak devleti geceyi mahvetmekle suçlayan toplulukla kaynaşıyoruz. Türkiye’de böyle değil, vallahi diyoruz. Yerseniz…

Mala bağlamış şekilde dönüyoruz aynı yolları, tek kazancımız Ripperbahn’da bulduğumuz ellilik. Bay D gördü, ben alsanıza dedim, Bay Ç aldı. İyice ucuza geldi bu yol hikayesi, ucuz etin yahnisi yavan oldu.

Olayların akışı beni takmıyor, ben de onları…

Tuesday, November 18th, 2008
Fransa’nın okyanus kıyısında bir arkadaşım var. Sevmiş burayı.

Aldım elime makinayı saç cümbüşünün içine daldım. Kendi kendini alabrus eden adamım bundan sonra. Derdim çoktu, yanmak için herhangi birisini seçmedim, sildim attım dertleri. Hoffenheim gibiyim. Yeni hayat düzeneğimi use caseler ile, system sequence diagramlar ile tasarladım. Lamı cimi yok, artık krizlerin hiç birisi semtimizin yakınından geçmeyecek.

Almanca kursunda dativleri bile zorlanmadan yapıyorum, bilgisayar ağları, yazılım mühendisliği derken hiçbir derse yabancılık çekmiyorum ve sevmek gibi bir zorunluluk hissetmiyorum. Ne pis bir dönemdi o, geri döndüm ve evleniyorum. Kobalak şahittir bu cümlelere. Ve ardından köpüklü ayranı dikişime…

Sınavlar yaklaşıyor. Crea Academy gibi bir düşünce kafamda, ondan daha atik olan yüksek düşüncesi hem de Brandenburg’ta ve hiç olmadı İstanbul’a göç… Son sınıf olmak yürekten çok kafa istiyormuş. İşte bu yüzden sudoku çözmeye başladım 245136987… 0 dahil miydi?

Ferah feza, sıfır tasa…

“Yine gidersem…” düşüncesi onarıyor aslında aksayan yanlarımı ya da oynaya oynaya bozduğum taraflarımı. Buna rağmen kafamda belli fikirlerin haklılığını alkışlıyorum kendi kendime. Onlara değmesin yağlıboya muamelesi yapmamın sabit fikirlilikle ilgisi yoktur, olamaz. Bana devamlı arızalıymış gibi gelen Clio’nun harbiden arızalanması ile rahatlayıp gururla servisine götürdüm mesela. Gelinlik kız gibi olmasa da, Semra Kaynana ile dizdize koca arayan bir 35 yaş nurudur. Yolların kaymaklığı artık tek derdim, eski günlerdeki gibi.

Küçük emareler beni sevindiriyor. KentKartımın boş olması, saatin gecenin 1′i olması ve Alsancak’ta olmam… Kuytuda 2 ytlyi hazırlarken 121′in gelmesi ve ben de dahil olmak üzere ilk 10 kişinin kart basamaması. KentKart aleti düzelesiye kadar teker üstü oturacak bir yer bile bulunabiliyormuş. Böyle böyle misket toplar gibi, küçük sevinçleri topluyorum. Büyüyünce hepsi içimi dolduracak. Korkma, yüzüne doğru kahkaha atmam.

Özgür

Monday, November 17th, 2008

Deplasman otobüsünde kararlı gözlerle dahil olduğu bir fotoğraf son fotoğrafı oldu Özgür’ün. Öldürüldüğü andan itibaren iki seçeneği var ve ikisini de o seçmeyecek, ailesi de seçmeyecek. Kimilerine göre serseri, kimilerine göre kahraman olacak, oldu bile. Genç bir insanın geleceğini pompalı tüfek ile elinden aldılar.

Hayattayken insanlarını kullanmayı bilmeyen bir memleket elbette artık yaşamayan evlatlarını kullanacaktır. Bireysel silahlanmayı, öldürücü tribün terörünü ve cezası neyse ben veririm kardeşimciliği daha da görünmez kılmak için kullanacaktır.

Anlatılanlara göre, benzinlik basmak yok. Hırsızlık yok. Taraftarlar arasında çıkan bir kavganın büyümesi ve en okkalı tokatları ayıranların yemesi, pompalı ile öldürülen Özgür…

O tokadın pompalı tüfek ile teröristçikleri kovalayan vatandaşı savunan başbakandan, o vatandaşı görünce içi rahatlayan vatandaşa kadar herkesin suratında patlaması gerekirdi.

Karşıyaka taraftarının bu olayın yükünü taşıyamayacağı aşikar. Tüm basının Karşıyaka taraftarına yüklenmesi haksızlıktır. Basının doğru haber yapması kadar, Karşıyaka tribünlerinin de doğru adımlar atması gerekir. Bireysel silahlanmaya karşı bir hareket yaratmak hem sesimizi daha iyi duyurmak hem de yanlış algılanmayı önlemek için yararlı olacaktır.

Yarınki maç bu açıdan önemlidir.

İnadına

Sunday, November 16th, 2008

Aynada başka güzelsin
Yatakta başka…

Aldırma söz olur diye
Tak takıştır
Sür sürüştür
İnadına gel
Piyasa vakti
Muhallebiciye…

Söz olurmuş
Olsun
Dostum değil misin?

Söz/Orhan Veli

Ne Yapıyoruz Biz?

Saturday, November 15th, 2008


G-20 toplantısı ne işe yarar? Dünyadaki tüm ülkeler yerine G-8, G-20 ve G-33 şeklinde gelişen kümelenmeler, sanayileşmemiş ülkeler açısından mülakat odasına alınan yeni mezun öğrenci imgesini hatırlatmıyor mu? Ekonomik kriz için herhangi bir küresel düzenleme çıkacağı yok, aceleye gelmiş, ikili görüşmeler için çokça parçalanmış ve anlık sonuçlar için ABD tarafından zorlanan bir zirve.

Bretton Woods “II” olması için dünyanın kahrını bol kazanç için çekecek bir ekonomik deve ihtiyaç var. Ancak Obama bile teşrif etmemişken, bırakalım da Çin misketlerini kendisine saklasın.

The Guardian’dan nesin ve ne arıyorsun ayarı da burada.

Renegade

Saturday, November 15th, 2008

Flash TV bir fenomendir. Türk televizyonculuğunda sönmeyen bir ateştir, devamlı patlayacak olan flaştır. Ayrıca, Amerikan televizyonculuğu yapacağız deyip Fox Haber’de Türk işi haberin daniskasını yapanlardan ve Uğur Dündar’ın gergin samimiyeti altında klipli haberler yapanlardan, Star Haber’i kısa kısa yazma stillerinin dansına dönüştürenlerden daha onurlular. Üstelik haber bültenleri kadar izdivaç programını -Türk yayın kuşağının olmazsa olmazı olmuştur- da bu işin gerçek uzmanına yani Semra Hanım’a yaptırarak gözümdeki saygınlıklarını arttırmışlardır. Burjuva evlere de girelim diye kasmaca yok, süs püs yok. Biz buyuz ve bunlar da programlarımız diyorlar. En azından yaptıkları sahteciliklerin farkındalar. Üstelik Okan Bayülgen’e de kafa tutacak kadar mertler…

Bu kanalın haber bülteninde gördüğüm heyecanlı bir haber için gevezelik ettim bu kadar. Mahalle fotoğrafçısı dekorlu bir stüdyodan sunulan bültenin en heyecanlı haberi Obama ile ilgiliydi. Müthiş itiraf filan diyorlardı. Gizli servise kod adı diyorlardı. Dönek diyorlardı. Diğer kanallar yer verdi mi bilemiyorum ama Yılmaz Özdil yönetimindeki Star KlipHaber kesin yer vermiştir. Alt müzik de dön baba dönelimdir. İşin içinde din var, amerika var, gizlilik var o halde biz bu haberi çözmüşüzdür, ana bültenden gireriz haberi. Bakış açısı bu düzeyde. Flash TV’ye yakışıyor da, Uğur Dündar ‘a, “Al sana Mustafa!” diye bağıran Uğur Dündar’a yakışmaz herhalde diye düşünüyorum. Ya da vazgeçeyim, yüzünü hafifçe ekşitip, kafa TV başındaki bizlere göre hafif sola yatık, yavaşça yükselen müzikle geçmiştir haberi…

Geçelim bunları da, Obama’nın isimleri, rengi ve eski dini yeni dini bizi neden bu kadar alakadar ediyor? Burak Hüseyin Ubama’ymış, zenciymiş, babası müslümanmış. Yeni başkan hangi ümitleri aşılayıp da geldi buralara, hitap gücü ve tavrı nedir nasıldır, hangi altyapının ürünüdür bu başarı diye düşünmek yok, ama Burak’a, ten rengine ve müslümanlığına -artık dönekmiş onu da öğrendik- prim var.

Obama, Teoman’ın ruh ikizi olabilir mi? Olmuş mudur yani?
Obama, Amerika’nın De Gaulle’üdür. Onurlu olmasını diliyorum. Ekseri yorumları da bu memlekete yakıştırmaktan başka çarem kalmıyor. Müstehaktır, bre!

“America, we cannot turn back. Not with so much work to be done. Not with so many children to educate, and so many veterans to care for. Not with an economy to fix and cities to rebuild and farms to save. Not with so many families to protect and so many lives to mend. America, we cannot turn back. We cannot walk alone. At this moment, in this election, we must pledge once more to march into the future. Let us keep that promise – that American promise – and in the words of Scripture hold firmly, without wavering, to the hope that we confess.

Carlos, Roberto Carlos

Saturday, November 15th, 2008


İtiraf edeyim ben Carlos’u erken zaman PES ve Winning Eleven’da forvete koyardım. Adam kafası kadar baldırları ile bir grafik ve oyun motoru harikasıydı. Gerçekte de öyle olduğunu iddia edebiliriz tabi. 97 senesindeki Mini World Cup ve Fransa’ya taktığı serbest vuruş geliyor aklıma, ki oyunlarda gerilmesini bile vuruş öncesi muvee olarak koyar olmuşlardı. Velhasıl kelam, Carlos son iki haftadır eski Carlos gibi oynadı, vurdu, esti geçti. Deivid’in de bu performansta etkisi vardır diye düşünüyorum. Alpay Özalan’ın transfer listesinin başında yer almak kolay değil tabi…

Ankara’nın forvetleri tutuktu. Özer başka bir havalardaydı. Karşıyaka’dan giden Murat Tosun çok hafif kaçtı. Hakemin de bir kaç kez haksız yere, Ankara aleyhine oyunu devam ettirdiğini söyleyebilirim.

Fenerbahçe daha çok istekliydi, kazandılar.

Özer’deki Arda tripleri, Volkan’daki boğazda şal ile maça çıkma hastalığı ve Nihat Özdemir’deki Galliani benzeşmesi neyin göstergesidir? Çözemedim.

Genel Gidişat

Saturday, November 15th, 2008

Değerli Konuklar,

Sosyal Demokrasi Vakfı’nın düzenlediği “Yerel Seçimlere Doğru Sosyal Demokrasi ve Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesi” toplantısına hoş geldiniz.

Toplantımızdaki düşünce paylaşımını başlatmak adına genel bir durum değerlendirmesi yapmak bana düştü.

Ülkemizin 2008 yılının sonundaki vaziyeti gelecek için umut vermemektedir. Toplum ve seçtikleri arasındaki mesafe korunmaktadır, ülke iktidarındakiler ya da herhangi bir partinin iktidarında bulunanlar toplumsal taleplere duyarsız kalmaktadır ve gerçekten demokrasi istemek abesle iştigal olarak algılanmaktadır. Yoksulluk nesiller arasında kalıtımsallaşmakta çünkü eğitimde ve üretimde fırsat eşitliği sağlanamamaktadır. Dünyada çok kültürlülük tartışmaları yapılırken, buna karşın bizim ülkemizde genel bir linç kültürü yerleşmeye başlamıştır. Bu tartışmaların ıskalanması bizlere insan haklarının evrenselliğini ve sosyal dünya vatandaşlığını anlamamak olarak geri dönecektir. Bu da çağdaş uygarlık seviyesinin ıskalanması demektir. Ulusal eğitimin hiçbir kademesi sistemli olarak çalışmamaktadır. Eğitimciler geçim derdi ile, öğrenciler ise sınav engelleri ile boğuşmaktadır. Din ve para eksenli siyaset güden bir iktidar tarafından yönetilmek toplumdaki kutuplaşmayı arttırmıştır. Tüm muhalefet partileri de buna ayna tuttukları gibi, çoğunlukla tüm siyasi kurumlar resmi söylem çizgilerinde sıkışmış görünmektedir. Usul usul muhafazakarlaşma ülkedeki tüm kesimleri etkilemektedir. Medyanın, sınırlar çizilerek bir savaş aygıtına dönüştürülmesi özgürce haber alma hakkını ve ifade hakkını yaşamımızdan silip atmıştır.

Bu genel görünümde sosyal demokratlar nasıl davranmalıdır? Öncelikle kendi içlerindeki bölünmüşlüğü ve yanlış eğitilmişliği gidermelidirler. İktidara tümden talip olmalıdırlar. Yüzde 53’ün değil, yüzde yüzün peşinde olmalıdırlar. Dayanışmayı bu tür toplantılar aracılığı ile sağlayıp düşünce dünyalarını zenginleştirmelidirler. Yoksulluk ve yolsuzluk için samimi çözüm önerileri üretmelidirler. Sosyal demokrasinin kökenindeki halkçılık ve eşitlik düşüncelerine dayanarak söyleyebilirim ki, Türkiye’de sosyal demokrat iktidar için tüm koşullar oluşmuştur. Sosyal demokrasi, bu ortamda ortaya çıkarak tam demokratikleşmiş, komşuları ile sorunlarını çözmüş, Avrupa’nın üretim çöplüğü değil de çevreci bir üretim merkezi olmuş ve eğitimi gelecek ile orantılı bir şekilde düzenlemiş olan Türkiye’yi yaratabilir.

Hepimiz biliyoruz ki, genel iktidara giden yol yerelden geçiyor. Yerelde kurulan güçlü bağlardan geçiyor. Bugün Türkiye’deki belediyelerin önemli bir çoğunluğu tırnak içinde “sosyal demokrat” anlayış ile yönetilmiyor. Bu tırnak içinde bahsettiğim anlayış çokça dile getirilen ancak anlaşılamayan bir kavram haline gelmiştir. Geçmişteki önemli örnekleri bir kenara; eğer bugün siz, sosyal demokrat anlayış deyip de, kendinizi yoksulların yaşam alanlarına kabus gibi çöken kentsel dönüşüm projelerine kaptırırsanız, kent içi çöplükleri yaşatmaya devam ederseniz, kent için bir özgörüş belirlemeyip küçük İstanbul olma yoluna girerseniz ve en kötüsü yolsuzluğa bulaşırsanız bu anlayış elbet zihinlerde ölecektir. Bir sonraki sonuç olarak da kentlerimiz AKP yönetimine kalacaktır. Buradan da TOKİ makyajlı, futbol soslu ve sadaka temelli kent belediyeleri ortaya çıkacaktır.

Ülkemizde yıllar geçtikçe hiçbir kurum demokratikleşmediği için yerel yönetimlerin demokratikleşmemesini garipsemek yanlış olacaktır. Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için öncelikle yetiştirilen gençlerin yani bizlerin önemsenmesi ve yaşadığımız çevre hakkında bilgi sahibi olmamız gerekmektedir. Bilinçsizce yetişmek, sonuca ulaşırken bazı kademeleri görememeye yol açar. Bunun için bilinçlenip, talep etmeliyiz. Kentimizin tarihinin yok edilmemesini, suyumuzun zehir akmamasını, üniversitelerimize destek olunmasını, çağdaş ulaşım hakkımızı talep etmeliyiz.

İnsani etkenlerden başka, yerel yönetimlerin işleyişi ve yetki gücü düzenlenerek sistemsel etkenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi yönetim tarafından kentlerin özellikleri hatırlatılmalı, İstanbul ve Ankara dışındaki kentlerimiz taşra olarak anılmaktan vazgeçilmelidir. Üretim ve araştırma çalışmaları bölgeler, kentler arasında paylaştırılmadır. Ulaşım imkanları özel seyahat ve uçak şirketlerinden girişim beklemek yerine demiryolları iyileştirilerek devlet eliyle kentler canlandırılmalıdır.

Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, tam manasıyla öncelikle siyasi kurumların demokratikleşmesi, ardından üniversitelerin özerkleşmesi ve daha bir çok yeni gelişmeyi tetikleyecek olan merkeziyetçiliğin makul seviyeye çekilmesi ile olacaktır. Bu üç ayak geçilmedikçe bizim konuştuklarımız yararlı birer temenniden öteye geçmeyecektir.

Değerlendirmemi tamamlayıp sözü panel katılımcılarımıza bırakmadan önce Mustafa Kemal Atatürk’ün gündemdeki bir cümlesine atıf yapmak istiyorum, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.”

Bu sebeple, daha onurlu ve eşit bir yaşam için, yaşamdan aldığımız ilkeleri yine yaşam yoluyla tüm dünyada yaşayan insanlara geri vermek için hepinizi dayanışmaya çağırıyorum.

Sabrınız ve varlığınız için sağolun.

SAYGILAR.

Durmuş Çetin Akman