Vaziyet – II
Monday, October 27th, 2008Bir Yunanlı Gazeteci Gözüyle Atatürk – Thomas Vaidis
Dokuz Buçukta Bilardo – Heinrich Böll
Bir Acıya Kiracı – Metin Altıok
Bir Yunanlı Gazeteci Gözüyle Atatürk – Thomas Vaidis
Dokuz Buçukta Bilardo – Heinrich Böll
Bir Acıya Kiracı – Metin Altıok
19″ ferahlığında tez için apartta bekliyorum, aşk için apartta bekliyorum, beklediklerim olmuyor, olmadıkça bir apart hali oturdu üstüme. blogger sansürü, yemekteyiz programı, turksat 3a, youla’nın pespaye golleri, karşıyaka 3 – gs 0 ama bayan voleybolda, paprica’da tekila 9 ytl, lüksemburg’ta 2 €’ydu, acı türk kahvesine keskin dönüş, yusuf taşkın müziğe devam etsin, “Var mı bu dünyada böyle iki sevdalı“?

Satın aldığım beyaz fötr öylesine küskün, bezgin ve tozlarla arkadaş ki bavulda dahi durmamıştı haymatlos. Şimdi eski dergilerin üstünde, hükümsüz duruyor. Öyle gibi işte yüreğim ya da beynim. Bir zamanlar fırtınalar estirirdim, sana belki bir meltem gibi gelir, evet şimdi…
Tek kelime ortak aşk dilimiz yoktu çoğuyla, onlar beni öptüler biletleri ceplerindeyken. Ben de öptüm. Kaderimizi bilardo topları gibi başkalarının ıstakalarının insaflarına* bırakmıştık. Kimiyle on numara oyun olduk, kimiyle bir işe yaramadık. Onlarsız gelemem sana, ama ya ıstakayı kullananlar?
Rakıyı sevmedi hiç biri, sen de sevme, ya da sev, ya da içmesini dahi bilme, ya da alkolden ölebilir halde ol, ya da benden öğren sek deryaları. İnce camlı bir bardakla çıkageleceğim sana, yüzümde en beyaz yalanın yalakalığı, dişimde gül yaprağı, elimde kehribar tesbih… Çizgi çizgi birleştirince bazı şehirleri Avrupa’da yüzümü görür gibi oluyorum, bazen de yüzsüzlüğümü. Sana yük olmazsa, üç gece kalacağım, “ben seni seviyorum” diyebilmek için.
Efelik gördük, bakmayı bilmişsek eğer, devrimcinin güncesinin kadınlardan geçtiğini gördük. Oralara gittiğimiz bir hikayeydi, döndüğümüz şiir oldu. Bundan alınacak varsa eğer bıktığımız dost oldu.
*Murathan Mungan’ın unutulmaz cümlesi
Çoğunluk tarafından okunamayacak, kimisi tarafından eksik görüntülenecek bir blog yazmak?
Mantıklı mı? Hazmedilebilir mi?
Bilişim hukuku diye bir kavrama sahip olmadığımızı, olsak bile iflasını daha önce yazmıştım. Böylesine dar düşünceyle ne bilişim olur ne de hukuk… Freud’un ne kadar geliştiğimizi özetleyen “Ortaçağ’da yaşasaydım düşüncelerimden dolayı beni yakarlardı, şimdi o kadar ilerledik ki sadece kitaplarımı yakmakla tatmin oluyorlar.” cümlesi sansürün düşünce düşmanı boyutunu gözler önüne seriyor. Ha, diyecekler ki, yasadışı paylaşım, uydudan çekilen yayınlar ve uygunsuz içerik ne olacak? O zaman da, artık çoklu ortam dolaşımının yeni yönlerini kabullenmemiz gerekiyor. D-smart ile ilgili olduğunu söylüyorlar, peki Çarşamba gecesi benim Turksat uydum ve Digiturk dekoderim ile 20 yıldır izlediğim CL maçlarını artık izleyemez oluşum ne olacak? Eğer dekoder savaşlarından kaynaklı bir durum varsa, TürkTelekom’a ne demeli!? Kendisine internet kullanımı için ücret ödeyen kesimi, başka bir sektördeki kazanç savaşları nedeniyle kendi hizmetinden mahrum bırakması saçmalık değil de nedir?
Milliyetçilik bazlı yasakları burada irdelemiştim. O yazı sansüre karşı kullanılan yazıların en güçlülerinden oldu. Verdiğimiz mücadelenin milliyetçilik ve kapitalizme karşı olması gerektiğini hep söyledim, ne yazık ki bu düşünceler geniş kitlelere yansıtılmıyor. Özgür düşüncenin dile getireni ha ben olmuşum, ha başkası bu nokta önemli değil. Önemli olan ne kadar ve nasıl anlattığımız. YouTube yasağı -yasaktan da öte artık bir yokluk oldu-, imeem yasağı, evrimci site yasakları, sözlük yasağı, wordpress yasağı ve zurnanın “zart zurt hart hurt” -artık ne kadar abzürd ses varsa- dediği yer olan blogger yasağı…
Ben uluslararasılaşma taraftarıyım. Türkçemle, yarım yamalak yabancı dil bilgimle, Türkiye fotoğraflarımla, Avrupa deneyimlerimle, Türk üniversitesinde yetişmiş bir mühendis olarak bu dünyada sınırsızca yer almak istiyorum. Dünyadaki bu ağda özgürlük ve birliktelikle yer almak, web servislerinin paylaşımını arttırmak istiyorum.
Ama nasıl derim başkalarına, “biz hödüğüz” diye?
AltStadt’ın etkileyici güzelliğinde saatlerce vakit geçirebilirsiniz. Dönercilerin performansı düşük olduğu için, Subway’i tercih etmeniz, üstüne klas kafelerin birinde bir kahve içmeniz size romantik bir şehirde olduğunuzu düşündürebilir. O kadar da değil. HardRock Cafe’ye uğramadan gitmeyin, pek bir artısı yok ama fiyatları gayet uygun. Şehrin en sıcak sakinleri sarhoşlar ve arılar. Hayır, o kadar soğukta bizler kaban kaban, atkı atkıya geznirken, arılar hangi dolaşım sistemi ile hala tepemizdeler anlamış değiliz. Sarhoşlara gelince, bazıları Türk’tür, tüm paralarını bahiste Fener’e yatırmışlardır, Zeki Müren’i özlerler, anavatanda askerlik hala tek kıvanç kaynaklarıdır ve Ahmet Kaya’nın bir kaç kırık ezgisini mırıldanırlar.
Fener, Hacettepe’ye kaybeder, paralar gider, Bursalı Kemal’in hayatı biraz daha söner… Heidelberg onun farkında bile değil.
Powell’dan Obama’ya destek, Nasuh tövbesi mi ettin be Powell? Önce Irak Savaşı itirafı, sonra kabineden ayrılış, şimdi de McCain’in gözünün içine baka baka, Barack Obama’ya destek. Bu işler, adamı güzel şişler.
Bu güne gelirken, iddianamenin kolaycılığı, suçlamaların tam olarak açıklanmaması ve dalga dalga yapılan gözaltı sorgulamaları bir çok kere eleştiri konusu oldu. Diğer yandan, bu davanın Türkiye’deki gladyoyu, derin devletin kirli çetelerini ortaya çıkaracağını vurgulayan kesimler kendilerini bir anda demokrasi neferleri olarak ilan etti. Doğu Türkiye’de bugünlerde yaşanan olayları sırf Ergenekon davasının başlangıcını gölgelemek için azmettirenlerin olduğunu dahi iddia edecek kadar geniş bir demokrat hayal dünyaları da cabası. (bknz. Fehmi Koru)
Bence, herkes kendi Ergenekon’unu yargıya teslim edecek, kendi çetelerini itiraf edecek seviyeye geldiğinde devlet organları bu kanserden kurtulur. Kirli geçmişlerini zamanaşımı zaferleri ile temizlediğini düşünenler, ve aynı şekilde geçmişsizliklerini bugünkü ulusalcı dalgaya sıkıştıranlar demokrat değildir. Demokrat derken, cesur demokratlardan, bilinçli demokratlardan bahsediyorum.
Keçiler cehenneme giderken, koyunlar kurban edilir.
Kavanozdan çerez yedikçe yeni bir huy kazanmış kadar oluyorum. İspanyol kız, Şebnem Ferah’ı ya da Yaşar Kemal’i hiç olmadı Cemal Süreya’yı ne yapacaksa, dillendiriyorum ona bu isimleri. Birkaç şarkı da duysun elbet. Resimli Turkey kitaplarına meyil verirse oradaki basmakalıp bilgilerle boğazı gıcıklanmasın, sonra temizlemek cidden zor oluyor. Bir Alman kıza Latin harfleri ile yazdığımızı kanıtlamam, bir Frankfurt – Pisa uçuşunu kaplamıştı. Nihayetinde bir gülüşü bu zaman kaybımızı telafi etmişti ki, kulaklarım sinüs sıvısından dolayı dolby dub moddaydı, bu yüzden sadece sessiz bir gülüş hafızamda kalan.
Memlekete haksızlık ettiğimizi varsayıyorum, zira biz varken güzel bu memleket. Vodka yanına mandalin soyan adamlar, kokoreçi turşu suyu ile yiyebilen kadınlar ve Youtube yasağından utanan insanlar “hala” var diye güzel bu ülke. Cepte mandalin kabukları, sandıkta hiç çalınmamış bir mandolin, ekmek arasında kokoreç, pet kavanozlarda pütürcüklü turşu suları ve yasaksız bir gelecek düşü bizi eleveren.
Bostanlı için de şarkı yazılsın istemiştim bir 6 yıl kadar önce ki, 2002 dünya kupasından sonra hep buralardaydım ben. Bir etkisi olmuyor genel akım için, o yüzdendir Sezen Aksu İzmir’in Kızları’nı yaptı. Ve ne acı ki, anamız var bacımız var kızarkadaşımız var, o şarkı İzmir’in kızı öyledir yaftasını söküp alamıyor. Akıllı bir şarkı değil.
Güzel bir gece geçirdim. Gündüzleyin bisiklet adlı taşıtı ve bisiklet çetesi adlı olguyu hatırlasam da, geceye etkisi olumsuz olmadı bu canlanmanın. Ne zaman? diye soran bir Rus kızı kadar değer verilebileceğini hatırladım çevremde türeyen bayanlara. Ama ne yazık kimine yanıtım hazır kimine dilim çözülmüyor. Ara verdiğim alkol, gün gelecek yine damarımda dolaşıyor olacak. O güne kadar iyi günler karaciğerim.