Archive for September, 2008

Susmaz gibiyim.

Thursday, September 11th, 2008

Hesapsızca uyandım, uyuduğum bir pişmanlıktı zaten…

Şimdi ne olacak?

“Buraya gelecek” dedikten sonra gelirler, adım adım bir oyuna başlarlar, belki yakınıma bir adım uzak, belki hiç yakınımda bile değiller. Kol genişliği midir yakın, yoksa göz hapsi midir herkese? Bencileyin bir terleme, beklenmedik bir göz dalması ve hiç aşina olmadığın bir dil… Yakınına düşenlerin tekmeleri, ayağına basmaları ve sonunda “Arkadaşım bakar mısın?”. Kavganın en tatlı yeridir o bakma hali, tabi ki öncesindeki cümleden dolayı. Arkadaşımsın ve seni döveceğim. Bebeğimsin ve seni unutacağım. İstediğini istediğinde, vermeyi bildiğinde dayak başlar. Üç adımda bir ring oluşur ve tekmeler hep suratına. Ya da dur bakalım, belki bir öpücüktür cömert bir bayandan. Dansa tevekkül ile başlayanların içkileri ekşimez, yüzleri ekşir çünkü köşe başları tutulmuştur ve üstelik yağmur yağmaktadır. Arabanı kendin park edeceksin, ara gazlara boğmasınlar diye… Cömert bayan demişken, içkisine vişne de isteyebilir senden ve genelde tekilaya tahammülü yoktur. Limonun en tatlı hatırasıdır tekila ile yaşadıkları oysa. Ama bilmezler bu terlediğin emeğin tekilasıdır, tuzu içindedir. Bu yüzden bile istemezler seni, denkleme sonradan girmenin zorluğu burada ayyuka çıkar işte. Yılmaz Erdoğan sesin ile ne yapacaksın yapmışsındır zaten, artık sesinde bir Erol Taş vardır.

“Bu olacak” dedikten sonra dediklerin olmaya başlarsa, bir sakatlık vardır elbet. Çünkü aklına hep sakat şeyler gelir. Bilirim, kötü şeyler düşünürsün ki, az biraz olumlusu olduğunda sevinesin. Bu küçük hesaplar burjuvalığı gururumuza yediremediğimizdendir. Dağlara da bakarsın, çıkmalı mı oralara? Menemen çıkışında aniden başlar kaçma hevesi ama gidebileceğin en güzel yer yazlığın olur. Margarita yapmayı öğrenmen için sıcağa ihtiyacın var, olmayacak hayallere değil. Sıcak ki seni hayrete, diğerlerini övgüye düşürecek bir sıcak. İlginç yazmadığın zamanlar, köreldin sandığından beri Red Kit gölgesine ateş etmiyor. Onun da derdi o işte, oysa kürdan ya da süpürge çöpü rahatlatırdı bizleri. Volkan Konak bağırarak şarkı söylediği için sana güven veriyor ama ya yaşam? Hızlıca geçtiği için sana bulantı mı veriyor, yoksa haz mı? Hazcı efendileri vardı felsefenin, neye karışıp, neyi karıştırırlardı yaşamak için bilmen imkansız. Yeni hazları var memleketlerin, gülmek eğlenmek evrensel ve fakat bakışlara tav olmak savaş sebebi.

“Bu bozuk” dediğin her alet, senden sonra çalışıyorsa aynalarla oyun oynama, hata sendedir. Bilir misin en güzel ayna oyunu taksici Travis’indir. Üstüne film de görmemişsindir zaten, sefil aşık çılgın kahramana dönüştüğünde havadan çekim yaparlar. Ve genelevleri doğduğun şehirde, şehirdışındadır, damızlık okşama ahırı misali. Traktörler de yanaşır, köy minibüsleri durak bellemiştir sapağını. Hezimetler hiç bitmez o yüzden, konuşmadan girişilen heyecanlar sana susma ya da yalan olarak döner. Dinle ama inanma, anlat ama içinden yemin etme. Beklediklerini bekleme, dön ve çık. Sen bir piçsin, baban senden de piç.

Dilimi çöz, konuşamıyorum.

Yitiriş

Wednesday, September 10th, 2008

Zeki Müren’i kaybettiğimiz geceyi hatırlıyorum, 3-0′lık Molenbeek galibiyeti vardı Beşiktaş’ın aynı gece -İnönü’de- ve aşırı bir sıcak, birer külah dondurma pakette ters çevrilmiş. Serinletilmiş balkonlarda otururken insanlar birbirlerine “Başımız sağolsun!” diyorlardı, sarhoşun biri de babama seslenmişti, hiç tanımazken. Galibiyet, dondurmalı sıcak ve bir ölüm… “Koca Zeki Müren… ” diye başlayan ahlar ardından gelen bir boşluk şaşkınlığı, onda rahatlığı görmüştü bu halk, omzundan dokunan bir frapanlık ve cafcaflı efendilik.

Eskilere hürmet onlara da değerse, anlamlı oluyor. Öğrendiğin dili konuşmak gibi, ailende hürmeti öğrendiysen, redingot giyen yaşlı adama da öyle yaklaşacaksın. Eski ne varsa, onlara karşı titiz olmalı. Şarkılara bile, hatta geriye kalan sadece onlarsa onlarla devam edilmeli hürmet davasına. An gelir, duyamadığın ile duyduğun seni geçmişten kopmuş hale getirir.

Kaç gecedir, rüyamın bir yerlerinde eski bir ölüm ile ölüyor Müzeyyen Senar. Halbuki hep canlı tutuyorum dilimde, beynimde. Kolları kartal kanadı, dili bülbül ötüşü, saçları al sancak… Türkülerden şarkılara üşenmeden geçişi, çalgıcıları dost sayması ve elbet kadeh çevirişi, elma kırışı… Bir kere de bir insan ölmeyiverse, büyüttüğü yaşamın bir anına tutunabilse gibi garip düşüncelerle uyanıyorum, korkarak internet gazetelerine bakıyorum. Zor günler atlatılsa, bir rakı içsek karşılıklı ama önce efendice tanışsak… Kimi geç kalmıştır, kimi de beklememiştir ama tanışmalar hep geç olmuştur.

Eski bir ölümden kastım, radyodan ya da balkondan alınan bir haber. Göze sokulmayan anılar ve anlar, doğruluğu kestirme kaygısı, sıcağı üfleme telaşı. Yavaş yavaş dolan evler, yasa yetişen pide ve ayranlar, yasın ilk ayrılıştan sonra düzenlice planlanması ve başta şallar, tülbentler. Ölüye hizmet için ayık kalan bir akraba, dostlar sağolsun der gibi…

Gamzesiyle ünlü bir sevgilim söylemişti; uzağındakiler ölmezler, ölenler uzaklaşır.

krom

Tuesday, September 9th, 2008

Google Chrome henüz deneyemedim. İşletim sistemi Vista, webserver Apache, dil PHP, messenger MSN, yürütücü GOM ve BS, ofis uygulaması OpenOffice, tarayıcı FireFox, internet alemi Google serisi olsun istemiyorum.

Dizüstünü tamamiyle açık kaynak ve Google’ın eline bırakacağım, belki beni de işe alırlar. Böyle bir ortamda denenmiş Google Chrome izlenimleri yakında burada olur. Olmasa da olur.

Yolsuz kalmayın

Tuesday, September 9th, 2008

“…götüremeyeceksiniz, götüremeyeceksiniz…”

TC Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN, Gaziantep 8/9/2008

87.5 > 14

I said, Aicha, Everything is for you

Tuesday, September 9th, 2008

Comme si j’n'existais pas
Elle est passee a cote de moi
Sans un regard, Reine de Sabbat
J’ai dit, Aicha, prends, tout est pour toi

Voici, les perles, les bijoux
Aussi, l’or autour de ton cou
Les fruits, bien murs au gout de miel
Ma vie, Aicha si tu m’aimes

J’irai a ton souffle nous mene
Dans les pays d’ivoire et d’ebene
J’effacerai tes larmes, tes peines
Rien n’est trop beau pour une si belle

Oooh ! Aicha, Aicha, ecoute-moi
Aicha, Aicha, t’en vas pas
Aicha, Aicha, regarde-moi
Aicha, Aicha, reponds-moi

Je dirai les mots des poemes
Je jouerai les musiques du ciel
Je prendrai les rayons du soleil
Pour eclairer tes yeux de reine

Oooh ! Aicha, Aicha, ecoute-moi
Aicha, Aicha, t’en vas pas

Elle a dit, garde tes tresors
Moi, je vaux mieux que tout ca
Des barreaux forts, des barreaux meme en or
Je veux les memes droits que toi
Et du respect pour chaque jour
Moi je ne veux que de l’amour

Aaaah !
Comme si j’n'existais pas
Elle est passee a cote de moi
Sans un regard, Reine de Sabbat
J’ai dit, Aicha, prends, tout est pour toi

Nbrik Aicha ou nmout allik
‘Hhadi kisat hayaty oua habbi
Inti omri oua inti hayati
Tmanit niich maake ghir inti

Lalala….lalala…

Şirin bir ilçemiz : Strasbourg

Tuesday, September 9th, 2008



Carrefour de l’Europe diye bir giriş tabelası var Strasbourg’un. Adı ile ilgili çeşitlemeler o kadar çok ki:

French: Strasbourg, pronounced [stʁazbuʁ]; Alsatian: Strossburi, [ˈʃd̥rɔːsb̥uri]; German: Straßburg [ˈʃtʁaːsbʊʁk]. Biz düz gidip Strazburg diyelim. Ill nehri kıyısında mümkünse Gar’a çıkmayan bir sokağa park ettikten sonra, nehire paralel olarak ilerleyin. Karşınıza saraylarla dolu bir meydan çıktığında, geldiğiniz yöne doğru ama katedral hizasından geriye yürümeye devam edin. Katedrale varasıya kadar opera binasını ve The Monument to General Leclerc’i görmüş olacaksınız. Huzur verici sanabileceğiniz ama beklemediğiniz anda size ilk temizlik şokunu yaşatan cafélerin birinde kahvaltı edebilirsiniz. Böreklerin tadında kötü bir şey yok. Hesabı öderken İngilizce yerine, Almanca konuşmak daha kabul edilebilir bir davranış. Katedrale yaklaştıkça insan yoğunluğu artacak, Alsas kavramını öğrenmeye başlayacaksınız. Katedral Köln Dom’unun biraz küçük bir tekrarı, ama kesinlikle sıradan değil.

Dom’u ve eski şehir merkezini gördükten sonra, yine rezil tuvaletli ve fareli McDonald’s'ta mola vermeyip, Alman backereilerine benzeyen fırınlardan lezzetli ekmekler alıp kendinize tost hazırlayın. Böylelikle yoldan geçen vatandaşlarla da muhatap olma şansı yakalarsınız ama yok ben Fransızlar gibi soylu soylu restoranlarda takılırım diyorsanız o sizin bileceğiniz iş.

Karın doyurma seansından sonra Avrupa kurumlarını görmeye geçebilirsiniz. Şehrin öteki ucundaki yapıları görmeye geçerken Gar’a da uğrayıverin. Ya da basın gaza gitsin. Avrupa kurumları ile karşılaşmak bir TC vatandaşı olarak bende garip hisler uyandırdı. Brüksel’den, Lüksemburg’tan ve Strazburg’tan verilen tavsiyeleri, kararları ve dikteleri hatırlamak o anda işten bile değil. Ama havada cidden AB kokusu var. Sosyal görünümlü imparatorluk… AİHM önünden tramvay geçtiğini, Konsey binasının karşısında dondurma satıldığını görmek ilginç, tabi ölü bir ilginçlik…

Strazburg bundan ibaret, insanları sıcak, şehir pis, Alsaslılar’ın kafası ise karışık.

Tepedeki Çimenlik

Monday, September 8th, 2008

Tepedeki çimenlikte
Yalınayak dolaşarak,
Yemyeşille masmavinin
Ortasında uzanarak,
Hayaller kurarak,
Rüzgara savurarak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek…

Tepedeki çimenlikten
Seyreylemek şu alemi,
Küçülmüş ufacık olmuş
İnsanların alemi.
Bir buluta tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek...

Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu…


Söz – Muzik: Nejat Yavasoğulları

Adım adım bakkala

Monday, September 8th, 2008


Hiç büyümeyen kızların baş ucu kitabı, kesmeyen tırnak makası, olmayan yoğurt kaymağı… Yazarın isminin yazdığı kitaptan utanmaması durumu, fena halde sakıncalı…
Adımlarınız adi olsun.

kiz erkek arkadasliklarinda davranislariniza da dikkat edin. ozenli olun. el sakalari, acik sacik konusmalar, laubali davranislarin hic yeri yok kiz erkek arkadaslarinda. bu tur davrananlari uzaktan izleyin, siz de boyle gorunmek ister misiniz?

Bir de kapak resminde Canan Arıtman’ın ne işi var?

Buralarda

Monday, September 8th, 2008

Gelmişim Avrupa’ya, yakmayan güneş altında, bluz üstüne sweatshirt giyip, kolları iki yana açaraktan meydanlarda foto çekilmeyeyim mi diye düşünen genç, sana verilen önemin ve paranın ikileminde kendini jön türk sanmazsan iyi edersin. İpek Ongun ve Melissa P. karşılaştırması yapmanın da alemi olup olmadığını ilerleyen günlerde anlayacak, nerelerde durman gerektiğini, nerelerde aslına dönmen gerektiğini ve nerelerde farksız hissedeceğini ölçebilir hale geleceksin.


Genelde Türk ya da Türkiyeli olmaktan dolayı yaşayacağın sıkıntıların hiç zuhur etmeyeceğini düşünüp, herkesle omuzomuza yaşanır gibi bir aldanışa da meyil edebilirsin. Zamanı gelecek Türkçe popun da reklamını yapar bulacaksın kendini, hiç olmadık anda Nazım’ın dizeleri dökülecek dudağından, o da ne diyecekler, tanımayacaklar. Burada konuşmayana ekmek yok, dilini, şarkını ve öykünü sunacaksın, bazen dur diyecekler, bazen durasın gelecek bir anda ama bazı komiklikler yapmaktan iyi gelecek böylesi. Haritadan önce insanları, sokaklardan önce kızları anlamaya başlamak, tenis kortu ve halısaha arasındaki bağlantısızlığı açığa çıkarmana yardımcı olacaktır. Her arabaya önce gözün, sonra elin gidecek, günden güne normalleşecek her şey. Rahat olmak, ayık olmak yeter gerisine.

Kaf Sin Kaf

Friday, September 5th, 2008

Karşıyaka International Tribute Show Debut