Archive for June, 2008

benim meskenim dağlardır

Tuesday, June 24th, 2008

Gitmenin böyle vedalarla gelmesi beklenendi.

Kafanda böyle sessiz bir program yaptığın için seni kutlarım içimdeki adam. Yaygarasız, şatafatsız olmalı böyle şeyler diye düşünürüm. Sadelik, beyazlık, bir nesnenin fabrikadan çıkan hali tercihimdir. Oralarda da bu sürsün isterim. Taşmadan, aşmadan ama dolu dolu. Bu bahsettiğim aynılık tabi ki, Serdar Ortaç’ın hepsi aynı olan şarkılarındaki bayağılık değil. Çizdiğin yolda ilerleyebilme kabiliyeti. Gitmeyi sadece gitme ile düşünmek… Dönmeyi ise yeni bir gitme hali ile betimlemek… İkisini ucuca düşünmeye gerek yok sanırım. Zaten hayatta tek sevdiğim ucucalık, ucuca yakılan sigaradır. Onu da kullanmıyorum. Yasak olmasını da biraz bu sadeliği düşünmeme haline bağlıyorum. Banane içilen sigaradan. Bana tütün çiftçiliğinden bahsedin. Zahmetinden, elleri kupkuru yapmasından bahsedin. Hakan Şükürlü reklamla beni sigara içmiş kızı öpme zevkinden uzaklaştıramazsınız. Hem bi’ yo’ cevap verin sigaradan vazgeçen nesil, nasıl olsun da Ahmed Arif’in derdini anlasın?

Bu ülke adam olmaz, ben giderim, hedoniste selam ederim.

Fok Badem sen de adam olamamışsın. Bakma öyle okul müdürü gibi!

well now then mardy bum

Monday, June 23rd, 2008


“… you know …” lar ile bezeli bir konuşma dinledim bugün. Alman İngilizcesi her zaman Türk İngilizcesinden daha iyi olmuştur. Ama Türk Almancası da Türk Türkçesinden daha iyidir. Diller ve onları kullanan insanlar arasında bir bağ olduğuna inanırım zaten. Bazı diller bazı insanları gülümseterek konuşturur. Bittabi, hiç bir dilde gülerek konuşmayı beceremeyenler de var.

Neyse, Almanya’dan bizleri tanımaya gelen Peter Löffler nam-ı diğer Kaya Kaşıkçı (sünnet fln olup Türk olduğu yok, adının mealini güzelce açıkladı adamcağız bize) iyi bir adam. “Çarşamba gecesi tüm Türkiye ağlayacak.” diyor. Bu kısmı Türkçe söylemesi de ayrı bir hoş. Alman ve Türk ilişkilerine başka açılardan bakıyor. Göremediğimiz ve belki de hiç göremeyeceğimiz noktaları açığa çıkarıyor. Sözgelimi, ülkemizdeki laik-dinci çatışmasına dair, kendi ülkesindeki Katolik bağnazlığı ve ona karşı nasıl özgürlükçü olabildiğini anlatıyor. Bu adamla bira/şarap/rakı içmek zevkli olacak. İlk konuşmanın ilerlediği minval -Almancılar -Türkiye -İzmir -Havalar -Küresel Isınma -Cem Özdemir, Vural Öger -Alman Federal Sistemi -Futbol -Gießen -Dindarlık -Tatilller …

Cebimde vize, karşımda konuk Erasmus koordinatörü olunca şu son bir kaç ayın sıkıntısı unutulup gidiyor. İş ve ülke ile ilgili detay bilgileri almak da zahmet bile değil bu aşamadan sonra. Üstüne üstlük AB Ofisi bütçesinde de sıkıntı yok hala, ilk haftalarda bursumuz elimizde olacak. Ülkemizi temsil ehliyetimiz de konuşuluyor tabi. “Gerçek olanı bizlere gösterin” diyor Löffler. Pek çok dert edinmiş ama profesör işte…

Neyin ne olacağını ya da ne olduğunu haftaya görmeye başlayacağız.

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü

Monday, June 23rd, 2008

Ülkenin bir yol yürüdüğü, bir yaşantıya can verdiği ya da bir yerlerde çok zor durumda yardım beklediği filan yok. Tüm bu hengame, tüm bu bok rengi gökkuşağı bizim eserimiz. Bu ellerle eğitilen, bu ellerle toplanan meyvelerin sonucu. Bu sokumların, bu yudumların helal olmamasından, bu yağların bu balların avuçlara dolmasından. Bu ihale yüzsüzlüğü, bu eğitim hıyarlığı, bu kültür küllüğü hepsi bizim eserimiz. Sizden olduğum için bunun dışında kalamıyorum. Solcuyum desem, tesisatçıymışım gibi bakıyorsunuz, Atatürk desem antidemokratikmişim gibi söyleniyorsunuz, sizle yürümesem demokrat olamazmışım gibi bi’şeyler yumurtluyorsunuz. Güzel Türkçem bozulmadan bi’ karar verelim, İstanbul demokratlığı ile nereye varırsınız? Parti kursanız, sadece vekil olmak için asıl memleketlere dönersiniz. Dinlenen telefon hatları aracılığı ile konuştuğunuz aileniz orada bi’ yerdedir. Siz büyük adamsınız ya eğlenmek için çıktığınız gibi Taksim’e eyleme, basın açıklamasına koşarsınız. Sizi büyük kadınsınız ya iş kadını olamadığınızda miting kadını, vicdan kadını olursunuz.


Ama -ne yazık- o aile hep orada bi’ yerlerde.

Başka bir mahalde başka bir oluşum? başka bir niyet? başka bir aile kurmak? Yok ille o saçma İstanbul STKcılığı, e tabi iş orada STK da orada olur. Bir dirhem aşıksanız şu şehre, onu bile yarara çevirmeden elin tersi ile itilmiş bir 80 kadar il, bilmem kaç ilçe ve bilmem mümkün değil kaç aile oralarda.

İstanbul’u teğet geçerek, Avrupa’ya ayak basıyorum. Dengesiz bir demokratlığı es geçip, sosyal ve demokratım diyorum. Kızları öpmekten geri durmuyorum.
Yaşasın Hayat! dediydi bi örgüt, bak işte onlar gayet iyi.

no, I don’t want a battle from beginning to end

Monday, June 23rd, 2008

Bu kadar mı yollar uzun, bekliyorum gelmiyorsun

Monday, June 23rd, 2008

22 yaş, 3 gün, 33 dipdalış, 40 kulaç, 87 karınca, biraz yanık.


22 yaş, 4 gece, 4 çipura, 1 ufak, 3 maç, 87 sivrisinek, biraz buruk.

Bobi

Wednesday, June 18th, 2008


En güzeli de ne biliyor musun, Bobi, sidikle şu dünyanızı idare edebilmeniz.

Dert yok, varsa tekrar işemek. Biraz diş bilemek. Ama yine de hayat seni çok üzdü Bobi. Çok boşladı bu şehir seni. Tek ulağın gölgeler, onlarla konuşuyorsun, sabahları belki üşüten bir rüzgar, öğlenleri kaçıp gidiyorsun bu sokaklardan. İkindi vakti biraz sidik ve çokca uyku. Etrafında bir düzen dümen kırıyor, hızlanıyor, fren yapıyor. Ben kulaklıkla seni duymadan geçiyorum. Kaç güzel kız geçti de farkında olmadın, beni ne yapacaksın bre.

Kaç kardeşin, kaç çocuğun var Bobi? Kaç derdin, tasan, kaç bağın, bağlamazlığın? Sidik torban yanında, sana el kaldıranlar utansın. Gölgene araba park edenlere bile laf etmezsin, öyle kalender, öyle kadirşinas, öyle güzel hayvansın sen.

Düşünen hayvan.

Değmeyeceğini de biliyorsun kerata, değmez diyorsun bu kadar temizliğe, bu kadar kul köleliğe.

İsviçre – Türkiye

Monday, June 16th, 2008




Kaptan bu kadar hızlı gitme

Monday, June 16th, 2008


Yeni bir takım yaratma sürecinde bu gruptan çıkmak geleceğe dair umut doğurabildiği gibi, bu umutların hala boş çıkma olasılığı var. Fatih Terim’in sisteminde 4lü defansın dışında sabitleşen bir bölge yok. Bu açılıp kapanma hali, 2002′nin Brezilya esnekliğini sağlıyor. Beklerin vurdumduymaz çıkışları, çapaların pas yaparkenki adamsendeci halleri, Arda’nın isteği sahaya yansıdıktan sonra işe yaramaya başladı. Nihat’ın tekniği, Hamit’in sağ iç ve sağ açıktaki bilindik temposu bizi Viyana’ya götürmeye yetti. Çek takımının basit oyununa mağlup olmak, diğer her şeyden daha ağır gelecekti bana. Portekiz’de golü bekledik, İsviçre’de hesabı görme heyecanımız vardı ama ya dün akşamki ilk yarı oyunu? Baros kenarda oyuna girememekten hırs küpü olmuş sarı kartı görüverdi, Brückner’in oyunu neden bu kadar hamlesiz yönettiği bir soru işareti. Erken emeklilik peşindeydi herhalde. Sabri ile beraber gelen dinamizmi ve Tuncay’ın boşa çıkmasını çözemedi. Neyse iyi ki çözemedi, Fatih Terim böylece Avrupa Kupası kariyerini ve Avrupa Kupası tarihimizi başlatan takıma karşı bir şans daha yakalamış oldu.

Bu maçtan sonra çılgınlığa ve kırmızı formaya ilişkin hamaset ve övücülük ve kutsallaştırıcılık ve abesle iştigal artacaktır. Halbüse, ağırbaşlılık ve turkuaz da iyidir.

Avni Anıl

Sunday, June 15th, 2008


Bestekar Avni Anıl, pazartesi günü Alsancak Hocazade Camii’nde kılınacak ikindi namazının ardından toprağa verilecek.

rüya gibi uçan yıllar
biraz durun durun biraz

kaybolan yıllarım için
hesap sorun sorun biraz

güzel bir kumral uğruna
küstüm esmer beyazlara

bu akılsız garip başa
şimdi vurun vurun biraz.

güfte : rüştü şardağ / beste : avni anıl

İç Bade, Don Giy

Sunday, June 15th, 2008
Bu memleket Ömer Hayyam’ı anladı mı ki, Dionysos’un mahreminden utanmasın?


görsel milliyet.com.tr’den alıntıdır