Archive for June, 2008

bu gece son gecemiz

Monday, June 30th, 2008


bu gece son gecemiz
acı günler yakında
bir ömür böyle geçti
olamadık farkında

at kadehi elinden
bin parçaya bölünsün
dökülsün meyler yere
hatıralar gömülsün

dolu dolu içerdik
kadehlerde aşkı biz
güneş bize doğardı
ne mutluyduk ikimiz

geçmişi yad etmeye
bilmem fayda var mı ki
bugün beni sevmeye
vefalı mı o yar ki

söz-müzik: teoman alpay
makam:hüzzam

Kardeşin Duymaz Eloğlu Duyar

Monday, June 30th, 2008


Ünlü Kazak model Ruslana Korshunova, önceki gece ABD’nin New York kentinde dokuzuncu kattaki evinin balkonundan atlayarak intihar etti.

Dönüş

Monday, June 30th, 2008

Finale dair söylenebilecek tek söz, “top oynayan kazandı” cümlesidir. Görece daha iyi oynayan takımın kazanması Almanya karşısında aslında çok da tekerrür etmeyen bir durumdur. Ama bu ışıltısız Almanlara karşı İspanya’nın boyun eğmesi saçmalık olacaktı. Almanlar kurdukları sistemde tıkanmış durumdalar. 2002′de patlama yapan Ballack ve Klose ikilisi yavaş yavaş sönmeye, Podolski de Bayern’deki harcanma yedekliğinin etkisinde suratlı oynamaya başlamışken Almanya’nın Gomez ve Kuranyi gibi hacıyağı suratlı adamlardan medet umması onları İspanya’nın kırk yıllık rölanti dönemine sokar. Son olarak kaybeden taraf hakkında şunu da diyelim, Löw’ün o kıyafetlerle Adana’da dolaştığını düşünmek bile istemiyorum.


İspanyolların “bis” yaparak buralara gelmesi akla kolay yolun denk geldiği görüşünü getirebilir. Ha keza bizim 2002′deki turnuva yolu gibi. Böyle büyük turnuvalarda asıl zorluğun eleme gruplarında olduğunu düşünüyorum. En az 2 aylık aralarla süren bir mücadele, 1 ayda tamamlanan ve tamamen odaklanılan bir turnuvadan daha zor olmalı. İspanya’nın odaklanmayı başardığını söyleyebilirim. İyi oyunun Senna ve iki Barçalı etrafında şekillenmesi ve herhangi bir bloğun aksamaması -forvetteki kafa karışıklığını saymazsak- onlara güzel oyunu getirdi. İki kanat bekinin de yüksek tempoda oynaması, giren ve çıkan oyuncular arasındaki makas farkının çok olmaması rakiplerde hep bir çekinceye yol açtı. Yarı finalde Hollanda ile oynamış olsalar, yine finale erişeceklerini düşünüyorum. Çünkü geniş sahada oynama ve kapatmanın ustası İspanyollar.

Kupa bitti, futbol transfer dönemi hepimize hayırlı olsun. İki-üç gönderi önce yazdığım 11‘e bir ekleme yapalım : Ramos!

Bekledik Düşümüzle Koyun Koyuna

Saturday, June 28th, 2008
1iz, 33üz, 35iz, 37yiz, 1000iz, insanız bre, canız.

Birden değişti takvimler , renkleri allaştı , çerçeveler yakınlaştı , kırka yakın yüz çevrelemeye başladı ortadaki ateşi…Talaşlı yazıhanede üzerlerinde hayal gücümü yorduğum temiz havlu içindeki gülen bebekleri , sadıklıkları -bir kerecik olsa bile- bakanın gözüne sokulan tatlı , seçilmiş hayvanları ve tıpkıbasım saçmalığı ile eldeğmemiş bucak ferahlığı arasında gidip gelen manzaraları her sayfasında , her mevsiminde ya da her ayında tazeleyen takvimler gözden düşüp , yerlerine takvim işlevinden çok yasımıza yas , kapalılığımıza kapalılık ve yanmışlığımıza yanmışlık katan , unutmamamızı salık veren kızıl betimlemeler gelmişti.Küçüktüm , yaşım 7 , boyum 159 cm idi.Ölenlerin sayısı henüz belli değildi , çünkü orada yakılanlarla beraber bu ateş tüm çağdaş insanlara sıçramıştı.Hâlâ sayımız belli değil.

Aydınların ve Alevi ozanların Sivas’ta bir otele kıstırılıp yakılması , terli ve küfürlü duman ile boğulması salt bir Alevi-Bektaşi katliamı değil , bu tanımlamadan biraz daha derin , kültür gönüllüğünü ve çağdaşlığı yeşil bayrak tanrılarına kurban etmektir.O gün katledilenler içinde , Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Derneği , Edebiyatçılar Derneği gibi derneklerin beyin takımında yer almış Behçet Aysan ; gençliğe ve gülen geleceğe inanmış bir araştırmacı yazar Asım Bezirci ; “toprağın da vardır bir kişiliği / her insanın nasıl bir iklimi varsa / bir toprağı anlatmak değil mi ki, / bir insanı anlatmaktır biraz da” dizelerinin sahibi Bergamalı şair Metin Altıok ; “Beni fraksiyonlara bölünmüş sol sevmedi bir türlü. öyle kendimi beğendirme , şirin gösterme derdim de yok… Alevi dernekleri de… Sol sevmedi, çünkü ben hiç bir fraksiyona girmedim. Sanatçının fraksiyonu olur mu? Ben halkın ozanıyım, ezilen biriyim ve elbette ezilenlerden yanayım, ama şu “sol’un” veya bu “sol’un” sazını çalamam. Alevilik de öyle. Bizim kültürümüzün zenginliği oradan geliyor, ama ben Alevicilik de yapamam. Çağı geçti bunların. Hem sınıflardan, emekçiden söz ediyoruz hem de Alevicilik yapıyoruz. Bana bu da ters geliyor. ama şu var: Türkiye’de ilk Şah İsmail gecesini ben düzenledim. güçlü bir halk ozanı olduğu için, bir kültür eri olduğu için düzenledim.Ankara’daki Şah İsmail gecesini Can Yücel ve Yaşar Kemal’in katkılarıyla düzenledim.Alevi kitlesine yaslanarak yapmadım bunu, kültür olayı olduğu için yaptım onun içindir ki Alevi demeklerinin toplantılarına pek çağırmazlar beni, Pir Sultan’a da bu yıl çağırdılar, yol param da yoktu ama, 500 bin lira bir yerden bulup geldik. Yokluk, yoksulluk içinde bile olsam Türkiye’de yaşamayı seviyorum.” sözlerinin sahibi halk ozanı Nesimi Çimen ; Hasret Gültekin , Muhlis-Muhibe Akarsu gibi sanatçılar , genç semahçılar , gözüpek araştırmacılar , sanatçı babaları ile etkinliğe gelen tertemiz çocuklar , birbirleri ile hayatlarında hiç kavga etmemiş güleç kardeşler vardı

Üzerinden 15 yıl geçti bu vahşi katliamın.Yürekler hala hüzünlü , yananlardan geriye kalanlar aynen korunmaya çalışılıyor.Sözgelimi çoğu kurbanın odaları hâlâ son hali ile kalakalmış , bırakılmış ; evlerin en zor köşeleri olmuş.Elin değse yanıyor , gözün değse sulanıyor.Artık o simgeleşen , o takvimlerde yaşatılan , o hüzünlüce posterleşen bütünlük içinde o insanlar , o acımtırak bütüne katık edilmiş fotoğrafları gibi bakabiliyorlar sadece yaşama.Hiç dikkat ettiniz mi o fotoğraflardaki gibi gözlük takmıyoruz artık , onlar gibi yaka kullanmıyoruz , ya saçlarımız , bıyık-sakal tarzlarımız , değiştik 15 yılda. Peki ya ülkemiz?

Daha mı gericileştik , daha mı hukuksuzlaştık? Kafka gibi yasanın ne olduğunu bir türlü öğrenemeyen koca bir nesil mi oluverdik?Yoksa azınlıkta mıyız , Alevilerin derdidir diye kestirip atılan , devletlû büyüklerimizin tahrik olan halka yığmaya çalıştığı bu katliamı bizden başka sahiplenecek yok mudur?

Madımak işte bu yüzden müze olmalıdır , insanlar hatırlasın , bilmeyenler öğrensin diye , Aziz Nesin bir köşede çaresiz sıkışmalıdır , ön kapıdan itibaren o gün atılan sloganlar hücum etmelidir kulaklara ve o sloganlar , dumanlar içinde Anadolu’nun hoşgörü deyişlerine devşirtilmelidir yavaş yavaş. Arka kapı Hacı Bektaş’a açılmalı , yangın merdiveni ile donatılmalıdır tüm cephe.

Ve müzeden çıkarken insanlar onlara birer adet kitap hediye etmek gerekir , okuyup çoğalalım diye.

Almanya – İspanya

Friday, June 27th, 2008

Final
Heidi Klum vs. Penelope Cruz

Arkanı Dön ve Çık

Friday, June 27th, 2008


Buna benzer soruların çalışmasını bolca yapmıştı İspanya. Hatta turnuvaya başlarken aynı sorunun biraz daha basitini çözüvermişti zaten. Rusya’nın yapabilecekleri Hollanda maçında tükenmiş gibiydi. Oyunlarını bizden önce olgunlaştırmaları daha kolay çözülebilen bir rakip haline getirdi onları. Şüphesiz ki, bizimle oynayan bir İspanya’nın kafası daha fazla karışacaktı.

İspanyolların Barcelonaşması maçı kopardı. Daha dün, “Barça yıldızlarımıza sarmasın” diyen Arsenalli ‘Cesc Fabregas oyunu bir güzel temize çekti ve Barçalıları oynatmaya başladı. Senna’nın hakkını da verelim, gerçi 32 yaşına genç denilerek hakkını veren vermiş.

Rusya tıkanma noktaları için bir çıkış yolu bulamadı. Sağ ve soldan hızlanan deli akıncıları bu sefer trafik sıkışıklığına takıldılar. 2000′deki UEFA şampiyonu GS’nin Euro2000′de Türkiye’yi ittiği noktadan, Zenit gazıyla bir adım fazla geldiler. Ülkelerinde yoğunlaşan Hollandalı futbol bilgisine, bizim Almanlara olan minnetimiz gibi saygı duyarlarsa eski şaşaya ulaşırlar elbet.

Son olarak, bir Türkiye – İspanya finali, Dünya Kupası eleme grup maçları öncesi güzel bir anekdot olabilirdi, ya da unutun gitsin.

11

Thursday, June 26th, 2008


Bence bu turnuvadaki en başarılı 11′dir.

Casillas

Ziryanov – Servet – Puyol – Lahm

Hamit – Senna – Şıvaynştayger

Fabregas – Sneijder

David Villa

Nakavt

Thursday, June 26th, 2008

Takılan ayak, bakılan pas, yatılan ters köşe… Ardarda yitirdik finali.

Bu adamlar Avrupa Şampiyonalarında sadece 1 (yazıyla bir) kez yarı final kaybetmişler. Turnuva takımı di manşaft!

Şanslı şampiyon olacağımıza, oyunu geç öğrenen hünerli çocuk olmak daha güzeldir.
Yaşasın ortadirek gururu!

Havuzkenarında şezlong dahi kaptırmaz bunlar, finali mi kaptıracaklardı?

Etmeyelum Sevdaluk

Wednesday, June 25th, 2008


Çok iken bir şeydik, bir iken çok şey. Acı biber turşusu yedik. Otuz metrekarede her şeyle çok seviştik.


Toprak sahipleri, çokuluslu şirketler ve işbirlikçi yerlileri, çete sahipleri ve yalakaları, baş ve bakanları, milletlerin bekçileri ve sürülerinin olduğu yerde yer kavgası vermedik. Hiçbir yerdeydik.

Özgürlük düşüne neden sevdalandı yüreğimiz böylesine?

Kaçkar dağlarında gürül gürül kayalara vuran çağlayanlardan mı aldık göğüs kafeslerimizdeki bastırılmaz heyecanı? Yoksa bu sabırsızlığımız Sivas’ta ciğerlerimize dolan yanık insan kokusundan mı kaldı? Ağız dolusu gülüşlerimiz, göz pınarlarımızdan seller gibi akan umutlarımız şahinlerin dağ başlarındaki kanat vuruşlarına mı eşlik eder her defasında? Yüreklerimizi özgürlük denizinin sert dalgalarına sürelim. Orada öğrensin ilk kulaçlarını bebeğin ilk adımları gibi safça. Dağların karlı tepeleri derelere, dereler ırmaklara, ırmaklar denizlere taşısın umutlarımızı… Umutlarımızın ağırlığı denizleri taşırıp okyanuslarda buluştursun bizleri yeniden… Özgürlük, engin denizlerde bitimsiz umutlarla gerçeklik olsun. Özgürlüğe sevdalıysan eğer; sen de denizin çocuğusun… Hazırlan yarının kardeşlik ormanında horon tepmeye, halay çekmeye, harmandalına, diz kırmaya…

Haydi ! “Denizin Çocukları”, bir kez daha hoş geldin.

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Ç´e” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz.

Kötü şeyler gördük.

Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.

Teşekkürler dünya.

Neyiz biz aslında?

Wednesday, June 25th, 2008


Bütün Türkiye ağlasa da olur, yeter ki Türkiye şu Taksim’de hatun kişileri taciz etmesin. 1000 yıl sonra bu günler için yazılacak bir tarihçi cümlesi : “Türkiye Cumhuriyeti’nin gayrı-resmi başkenti İstanbul’un en merkezi meydanında sevinçli olaylar için ve/veya olaylardan sonra toplanan kalabalıkta kadınları -bilhassa yabancı kadınları- taciz etmek genel bir alışkanlıktı. Bu alışkanlık sigaradan daha az zararlı gösteriliyordu.”

Fatih Terim de medyayı ve İtalya’yı taciz etmekten vazgeçsin. O Türkiye’de -tekken (tek iken)- iş yapar. Bu maceralar boştur. Mustafa Denizli’nin cesaret ettiğini yapabilirse şık olur. Adana’da bir takımın başına geçmek! Görürüz o zaman Adana harbiden gurur duymakta mı Terimle.

Sadece dizilişi ile anılan bir takım, 4 yıl sonra bugünün Yunan’ına dönebilir. 2000′den ve 2002′den sonraki düşüşler, tıkanmalar yaşanır. Eğitime şu spor kültürü girmeli yoksa işimiz yaş. Aslında lise eğitimi baştan aşağı değişmezse ülkenin geleceği de yaş. SBS nedir yahu diye sormak istemekteyim. Top oynayan çocuk hangi ara derse yoğunlaşsın da bu sınavlara vakit ayırsın. İmamhatipe ya da fen lisesine girmek, sonra da o lisede beden dersi sorumlusu olmak zorunda mı o genç? Futbol ekolünü en yukarıdan başlayarak inşa etmeliyiz. Kültürünü de etrafında tarihsel oluşumlara dokunmadan restore etmeliyiz.

Gelelim maça, her hattı kuvvetli Almanları yenmek zor iş. Euro2000 elemelerinde Bursa’da kazandığımızda Almanlar düşüşteydi. Zaten o turnuvada gruptan çıkamadılar. Ama şimdi şık bir oyun anlayışına sahipler. Lehmann’ın bazı dalgınlıkları dışında dipdiri bir oynayan bir takım var. Uzaktan şutlar yerine, hızlı paslar sonucu kaleye inip sert ve isabetli şutlar atmalıyız. Kanatları çok açmadan, yerden oynayarak, paniklemeden topu Hamit’e vermeliyiz. Hamit’in de arkasını dönmeden oynaması gerekli ki, korkulan adam imajını canlı tutsun. Semih’ten ümidim yok, Mevlüt oynamalı bence. Bizde eksik çok ama o eksiği yaratan teknik kadro hala bu ekibin başında. Kolay sarı kartlar için kimseyi uyarmayan Fatih Terim’in İtalyanlara esprili şekilde Tolga bahsini açması da Tolga’ya ayıp. Tolga’nın ortasaha yeteneklerini GSli Aykut’un forvet yeteneklerinden daha yararlı buldu herhalde. Türk şımarıklığı da bu olsa gerek.

Yürek olayına gelince… Evet yürekliyiz. Belki yeneriz.

bu memlekette BimBamBom melodisi ile söylenen “Dostuz biz aslında, Dost tanımayız kupa yolunda” gibi bi’ reklam şarkısı var.