1iz, 33üz, 35iz, 37yiz, 1000iz, insanız bre, canız.
Birden değişti takvimler , renkleri allaştı , çerçeveler yakınlaştı , kırka yakın yüz çevrelemeye başladı ortadaki ateşi…Talaşlı yazıhanede üzerlerinde hayal gücümü yorduğum temiz havlu içindeki gülen bebekleri , sadıklıkları -bir kerecik olsa bile- bakanın gözüne sokulan tatlı , seçilmiş hayvanları ve tıpkıbasım saçmalığı ile eldeğmemiş bucak ferahlığı arasında gidip gelen manzaraları her sayfasında , her mevsiminde ya da her ayında tazeleyen takvimler gözden düşüp , yerlerine takvim işlevinden çok yasımıza yas , kapalılığımıza kapalılık ve yanmışlığımıza yanmışlık katan , unutmamamızı salık veren kızıl betimlemeler gelmişti.Küçüktüm , yaşım 7 , boyum 159 cm idi.Ölenlerin sayısı henüz belli değildi , çünkü orada yakılanlarla beraber bu ateş tüm çağdaş insanlara sıçramıştı.Hâlâ sayımız belli değil.
Aydınların ve Alevi ozanların Sivas’ta bir otele kıstırılıp yakılması , terli ve küfürlü duman ile boğulması salt bir Alevi-Bektaşi katliamı değil , bu tanımlamadan biraz daha derin , kültür gönüllüğünü ve çağdaşlığı yeşil bayrak tanrılarına kurban etmektir.O gün katledilenler içinde , Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Derneği , Edebiyatçılar Derneği gibi derneklerin beyin takımında yer almış Behçet Aysan ; gençliğe ve gülen geleceğe inanmış bir araştırmacı yazar Asım Bezirci ; “toprağın da vardır bir kişiliği / her insanın nasıl bir iklimi varsa / bir toprağı anlatmak değil mi ki, / bir insanı anlatmaktır biraz da” dizelerinin sahibi Bergamalı şair Metin Altıok ; “Beni fraksiyonlara bölünmüş sol sevmedi bir türlü. öyle kendimi beğendirme , şirin gösterme derdim de yok… Alevi dernekleri de… Sol sevmedi, çünkü ben hiç bir fraksiyona girmedim. Sanatçının fraksiyonu olur mu? Ben halkın ozanıyım, ezilen biriyim ve elbette ezilenlerden yanayım, ama şu “sol’un” veya bu “sol’un” sazını çalamam. Alevilik de öyle. Bizim kültürümüzün zenginliği oradan geliyor, ama ben Alevicilik de yapamam. Çağı geçti bunların. Hem sınıflardan, emekçiden söz ediyoruz hem de Alevicilik yapıyoruz. Bana bu da ters geliyor. ama şu var: Türkiye’de ilk Şah İsmail gecesini ben düzenledim. güçlü bir halk ozanı olduğu için, bir kültür eri olduğu için düzenledim.Ankara’daki Şah İsmail gecesini Can Yücel ve Yaşar Kemal’in katkılarıyla düzenledim.Alevi kitlesine yaslanarak yapmadım bunu, kültür olayı olduğu için yaptım onun içindir ki Alevi demeklerinin toplantılarına pek çağırmazlar beni, Pir Sultan’a da bu yıl çağırdılar, yol param da yoktu ama, 500 bin lira bir yerden bulup geldik. Yokluk, yoksulluk içinde bile olsam Türkiye’de yaşamayı seviyorum.” sözlerinin sahibi halk ozanı Nesimi Çimen ; Hasret Gültekin , Muhlis-Muhibe Akarsu gibi sanatçılar , genç semahçılar , gözüpek araştırmacılar , sanatçı babaları ile etkinliğe gelen tertemiz çocuklar , birbirleri ile hayatlarında hiç kavga etmemiş güleç kardeşler vardı
Üzerinden 15 yıl geçti bu vahşi katliamın.Yürekler hala hüzünlü , yananlardan geriye kalanlar aynen korunmaya çalışılıyor.Sözgelimi çoğu kurbanın odaları hâlâ son hali ile kalakalmış , bırakılmış ; evlerin en zor köşeleri olmuş.Elin değse yanıyor , gözün değse sulanıyor.Artık o simgeleşen , o takvimlerde yaşatılan , o hüzünlüce posterleşen bütünlük içinde o insanlar , o acımtırak bütüne katık edilmiş fotoğrafları gibi bakabiliyorlar sadece yaşama.Hiç dikkat ettiniz mi o fotoğraflardaki gibi gözlük takmıyoruz artık , onlar gibi yaka kullanmıyoruz , ya saçlarımız , bıyık-sakal tarzlarımız , değiştik 15 yılda. Peki ya ülkemiz?
Daha mı gericileştik , daha mı hukuksuzlaştık? Kafka gibi yasanın ne olduğunu bir türlü öğrenemeyen koca bir nesil mi oluverdik?Yoksa azınlıkta mıyız , Alevilerin derdidir diye kestirip atılan , devletlû büyüklerimizin tahrik olan halka yığmaya çalıştığı bu katliamı bizden başka sahiplenecek yok mudur?
Madımak işte bu yüzden müze olmalıdır , insanlar hatırlasın , bilmeyenler öğrensin diye , Aziz Nesin bir köşede çaresiz sıkışmalıdır , ön kapıdan itibaren o gün atılan sloganlar hücum etmelidir kulaklara ve o sloganlar , dumanlar içinde Anadolu’nun hoşgörü deyişlerine devşirtilmelidir yavaş yavaş. Arka kapı Hacı Bektaş’a açılmalı , yangın merdiveni ile donatılmalıdır tüm cephe.
Ve müzeden çıkarken insanlar onlara birer adet kitap hediye etmek gerekir , okuyup çoğalalım diye.