Efe Derim Ben …


- Bu koca dağların sahibi kim?

- Erimiz!

- Yiğiti kim?

- Efemiz!

Topak buzlu bir tek rakı atmadan olmaz, masadan tüm alaya bakılmaz efe’ce…Artık klarnet mi, yoksa zurna mı olur, yandaşı davulu susturup inceden süzülerek yaklaştıkça adım adım erkekliğin türküsüne, tüm alay ağlayan ana gibi gelir güneş yanığı tene..Gözle görülmez, bakılmaz artık ilk nefeslerden itibaren, efeler belli eder kendini..

- Yiğit kime derler?

- Sözünde durana, efesiyle ölene!

- Korkak kime derler?

- Sözünden dönüp, aman diyene!

Çocuklar kendiliğince çekilir ana rıhtımlarına, gençler daha da durgunlaşır, hanımlar ağlamaya yakın dururlar..Ve eskiler, bir üzüm salkımı gibi yanında taşıdıkları hayat bilgisi ile, yücelecek, yüceltilecek erdemleri ve kısık seslerinin gürlenişleri ile “eski harmandalı”ya bir adım atarlar..Erkekçe ama sakince.. O dostun sözüne sadık, derdine er , gözüne o sevgilinin meftun , dirliğine eş..

- Varyemezlere acımalı mı, dayak mı haktır?

- Dayak haktır!

- Susuz derelerde kavak biter mi?

- Bitmez.

Ağlamaklı olurlar hafifçe, boldur yürekleri bu bedene..Boldur sevmeleri, taşmaları..O yüzden bu cennet köşesini yurt eylemişler, doğaya inanmışlar , inanışın en insancasını koymuşlar ortaya..Tek de oynanır bu zeybek , çokça da arkadaşça da..Yüz verirsin birbirine , yiğitliğin geçsin diye kardeşine..

- Bitkisiz diyarlarda duman tüter mi?

- Tütmez.

- Adem kuşağına bel bağlanır mı?

- Bağlanırsa ağlanır.

Kendinden bilirler beş karış toprağı, o toprağın verebileceklerini , yüz sürene gün doğurduğunu , el sürene zehir zıkkım eylediğini bu hayatı..Toprak gibidir yüzleri , yüzlerinin dumanı ise kuşakta taşınan tütünün dumanı, yakmadan tüter öylece , şen gelir gepegence.. İşini yalnız bırakmaz , el gücüne komaz yapabileceğini , ondandır ilk kurşunun Paşasız atılması, ondandır bu dağlar, bu derya, toprak çatlağı ellerinde ayadır , masaldır dilinde.. Herkes biraz zeybektir aha te burada..

- Yiğitlerde ne yoktur?

- Merhamet yoktur.

- Şeytan’a bel bağlanır mı?

- Yardımcımızdır bağlanır!

Dost eyler zurnayla davulu , Muharrem’de merhamet eylemez kendine dahi..Seke seke geçer ağır ağıtları , kurşun ilmi yüreklerde gocunmadır artık , bütüne biattır eşme, Tanrı’ya değil..Eğilmez başlar gibi , bulutluysa da gökler, yoldaş dağlar , yollar kardeş..Zekanın yeşile yansıması , mor cepken belde yatağan , günün şenliğin ona adanması..Çaldırmazlar ki kıçıkırık klavye ile, org ile bu destanın türküsünü, “vur bre davulcu çınlasın gökler” , yaz güneşi gibi Şeytan’ın izdüşümü var bu bileklerde , kan damlasın, durmasın akacağı yerde.. Sığın kuytuya , şeytanın usuna , belli et hikmetini…

- Sözünde durmayan kahpe bacının kızanı olsun mu?

- Olsun!

- Şu dualı yatağan böğrüne batsın mı?

- Batsın!

- Doğru söylediğine “Nasuh Tövbesi” olsun mu?

- Olsun!

Olsun be, döne döne hakayık çıktı işte ortaya , meneviş meneviş bu kardeşlik , zeybeğin türküsü bize miras , sana altın varak ey Dünya…Tövbesi tokat gibi biter , duası tamamlanır zurnacı üflediğinde yüksekten , bilir ne ilk ne son bu nefes..Bir zaman sonra gene del’lenecek bu topraklar , bize verdiği sözden dönen toprağa ölüler batar , Şeyh Bedrettin , Torlak Kemal , Börklüce , Yörük Ali ve Çakırcalı töresine dünya barışı diyecekler , uslanmamanın usu, akan su oluverecek..Rakımız daha da susuz , sesimiz daha da gür çıkacak..

Sana ne mutlu Efem…!


Comments are closed.