Archive for January, 2008

İzmir Futbolu

Thursday, January 31st, 2008


İzmir’in SüperLig’de(Bu kadar dandik lig ismini kim bulduysa onu Tümer’in Tanrısına havale ediyorum) temsilcisi yok ya nicedir.Birileri bir ara hepiniz birleşin diyordu.Tarihsel , anlamsal ve kavramsal bakımdan olmaz görünen bu olay tarihte yaşanmış , hem de İzmir içinden bir dayatmayla.Pis bir dönemmiş zira futbola karışmanın bir devlet politikası olduğunu kanıtlıyor.İzmir klüplerini birleştiren bu iradenin , İstanbul takımlarından asortik GS’den de Güneş diye bir parça kopardığı söyleniyor.Neyse İzmir’de olay şöyle vuku bulmuş ; “Vali Fazıl Güleç, rekabetin kente zarar verdiğini düşünüp, birbirine yakın semtlerde faaliyet gösteren kulüpleri birleştirme kararı aldı. Göztepe ile İzmirspor birleşti ve takımın adı da “Doğanspor” oldu. Aynı kararla Altınordu, Altay ve Buca birleşerek “Üçok”, Karşıyaka ve Bornova da “Yamanlar” adını aldı. Bu birleşmeye karşı çıksalar da Vali Güleç’in “Karara uymayan kulübü kapatırım” sözleri tüm takımları ikna etmeye yetti.”

Katalizör valimiz Balıkesir’e tayin olunca bizimkiler dağılmış tabi.Benim kanaatim şudur ; bu birleşmelerin ve birleşme mantığının sonu yok.Öyleyse İstanbul takımları Avrupa’da başarısız olduklarında birleşsinler , Balkanlılar , İskandinavlar uluslararası alanda başarısız olurlarsa birleşsinler…Birleşin lan!

Tümer Metin

Thursday, January 31st, 2008


“Adımın bu şekilde gündeme gelmesi beni yıpratmadı desem yalan olur. Canımın sıkıldığı doğru. Hiçbir zaman askere gitmeyeceğim askerden kaçıyorum demedim. Yine söylüyorum askerliğimi yapacağım. Belki Avrupa Şampiyonası’ndan sonra belki kariyerimi tamamladıktan sonra. Her Türk vatandaşı gibi askere gideceğim”

Tek derdimiz emin ol buydu Tümer.Seni bir tek Tanrı yargılar zaten.

Sivas ’93 #2

Thursday, January 31st, 2008


Dün gece EÜ AKMdeydik.İzmir seyircisi salonu doldurmuştu.Sanırım İzmir’e bir defa daha misafir olacak Dostlar Tiyatrosu.

Bir daha yaşanmasın diye oynanan bir oyun.Basında yeteri kadar yer almayan bir özveri.Siyah,duman ve ateşle yaşanan bir bütünlük.

İzleyin , izlettirin.


“Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup,deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak,
kabahat senin,
— demeye de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
N.Hikmet

10 + 10 Numara = 11

Wednesday, January 30th, 2008

Alex Efendi ile Lincoln Efendi bu sefer karşı karşıya geleceklermiş. “Daha evvel rsatlaşacaktık” repliği aslında tam bu karşılaşmaya uygun olacak.Bilenmiş iki tarafın kim daha iyi tartışması çok daha alevliyken olmalıydı bu.Kalli Lincoln’ü küstürmeden mesela.Ya da Alex FB’de tayfasını kurmadan önce. “10 numara” kavramını hala bu kadar ateşli destekleyen tek kamuoyu olarak bu karşılaşmaya daha önceden ihtiyacımız vardı.Deivid’in , Holosko’nun çizgide yaptıklarının değerini ve Arda’nın klasik bir “10 numara” olma özeninin değersizliğini belki o zaman anlayabiliriz.

Taraflar arasında bariz bir eşitsizlik olsa da fazladan bir İstanbul derbisi izleyeceğiz.Buna da şükür.Ama Ercan Taner’siz.

Kupa Mesaisi

1 Şubat Cuma – Lig TV

19.00

G.BİRLİGİ OFTAŞSPOR-KAYSERİSPOR (FTK Ç.FİNAL 1.MAÇ) (C)

2 Şubat Cmt. – Lig TV

15.00
A.DEMİRSPOR-GENÇLERBİRLİGİ (FTK Ç.FİNAL 1.MAÇ) (C)

19.00
Ç.RİZESPOR-BEŞİKTAŞ (FTK Ç.FİNAL 1.MAÇ) (C)

3 Şubat Pzr – Lig TV

19.00
FENERBAHÇE-GALATASARAY(FTK Ç.FİNAL 1.MAÇ) (C)

21.00
KUPA GECESİ (C)

Yağmurun Altında

Wednesday, January 30th, 2008



YAĞMURUN ALTINDA

Yirminci yüzyılı yaşadım
Ertelenmiş bir yüzyıldı bu
Yıkık bir sur yazgımızın uydusu
Bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
Bırakmaz günün adını koyalım.

Yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
Herkes içindi ve kimse içindi
Okunmamış bir yazı, umudu doyuran,
Duaları düşünmek neye yarar
Kurgular tutuşturdu bacalardan.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
Ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
Çıplak su gibi yinelenir zaman
Gökyüzünde usumuzun dirliği

Aklın başarısızlığa uğradığı içtenlik
Bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
Bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi
Sabırsız testi, hep dolar gibi olan
Her şeyin sese dönüşeceği bilinemez ki!

Yiminci yüzyılı yaşadım
Parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
İnsan yeryüzünde durur, bulutlar
Bulutlar düşümüzde doludizgin
Soylu bir çılgınlıktı gündemimiz.

Ellerinde oyuk gözlü idoller
Yüreğimin yalanını besler üç güzel
Bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
Ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Golgota’ ya dirilemem ki,
Taşlar arasında yabanıl erinç
Ölümü diriltiyorduk hep
Yaşam tabular arasında bir esinti.

Mevsimler kurgularla oyaladı bizi
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.

Yirminci yüzyılı yaşadım
Dingin karştlıkların adını bulmalı
Sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
Sanki melekleri gördük uzun saçları
Tanrının unutkan kuzgunu idik.

Nasıl unuturum ey doğa
Bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım,
Vaktim yetmedi, ölüm kalım,
Bütün yüzyılları yaşadım
Vaktim yetmedi anlamaya.

Yirminci yüzyılı taşıdım
Atalardan kalma huysuzluk
Kuşku, yeryüzü deliliği,
Kıralımız doğuştan yarım
Ama tanrımız Ara Ara idi.

Yaşayamadım yirminci yüzyılı
Kim yaşadı ki kendi yüzyılını
Akarsuyun dilinden sezenimiz yok
Orpheus’ tan sonra ben geldim
Giz dönüp baktığımız yerde kaldı.

Görüp de bilenimiz yok.

Ah acımasızdır uykusuz soru
Delice zeytin yerdi atamız Homeros
Biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
Suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
Ama yüzyılımız hamdı, delice idi.

Yirminci yüzyılı yaşadık
O çağa bu çağa gömüldük
Bir şey var, susar, bakar durur
Ölümün soluduğu denizle varolan
Gökyüzünden başka çağ yoktur.

Oysa ne cok gecmis var, ne cok zaman
Ne cok gelecek, ne az zaman
Benzerlikle karşılaştık, susalım,
Kapalı bir avuçtur sözcük
Neden açıp da sormak ister insan?

Sorup da dönenimiz yok.

Hiçbir yüzyılı yaşamadım

Tüy kuşun ruhudur, ses teni
Hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
Nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
Bir hoş bilmece içinde yaşadım.

dingin ol ruhum, belki uzaklarda
Bir yerde nicedir ilk dizeleri
Yaratılıyor acıklı destanımızın
Çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
Belki benzer umursamazlığımız kahramanlığa.

Kalk dostum ormana gidelim
Geyik sesleri içine çökelim
Yeniden doğuş, kıvanç, uyum
Kurgular bir yana, biz bir yana
İlk kez düşünmeden görelim

Martılar gibi yağmurun altında


Melih Cevdet ANDAY

"Dinmiyor Hiç Bu Akşam"

Tuesday, January 29th, 2008

Dostça söyleyeyim “Dinmiyor hiç bu akşam …” , kandırmadan özce ekleyeyim “ne gözyaşım ne acım”…

Hediye geldi bak bu bir şişe Tekirdağ Rakısı , “Güldüğünce içesin” diye not düşmüş dostum , ama yok güleceğim yani senle olacağım , karşılık oturup sevgiyi haykıracağımız , küçücük mutfağımızda mutluca meze hazırlayacağımız filan yok.Her şeyi hazır alacağım yine , balığı ya Midyeci Ahmet Ağabey’de ya da Şirince Balık Evi’nde pişirteceğim , mezeleri o nazik hanımın parlak camlı dükkanından alacağım , kimseye soramayacağım “Şakşuka mı Gömme mi?” diye , düşünsene bi’ yo’ beni.Mutad yazgımla oyunlar oynuyorum kendimce , bir gün Ezine peyniri , bir gün Bergama tulum , ve en son yaşlı bakkaldan yusyuvarlak bir köy ekmeği alıp , zar zor sığdırarak yarım kucağıma eve yollanacağım.Bir hafta yeter bana bu ekmek , zaten beş günü buzlukta geçirecek bu sıcaklarda.

Salatamı bari kendim yapayım dedim , bir atom marul aldım , yapraklarını incelemedim senin gibi , yanına rendeleyecek biraz havuç , biraz da limon ve az soğan sarımsak.

Sarımsak hiç bi’ işime yaramayacaktı ama aldım , aklıma düştü diye Sarımsaklı adının nereden geldiğine dair iddialaşmamız , aldım.Karşıma aldım sarımsakları , aklımda Ayvalık akşamüstleri , ufkumda Midilli , soğuk sular tabanlarımda , sordum sual eyledim , neydi doğrusu diye?”Bizim bir alakamız yok” dediler , ben kazandım.Sarı saçlı sevgilisini dünyanın en verimli topraklarına , en renkli baharlarına , en soğuk sularına gömen genç kaybetti , ben kazandım.

Üzdünüz beni be yıllar , birkaç yıl değiştirdi her şeyi bak , hayal bile kuramıyorum artık. Geceleri ışıkları sayıyorum dar sokaktan gözüme çarpan , ışıkları tanıyorum artık , işte bu mutlu bir ailenin ışığı , bu kavga edenlerin , bu ise sevişenlerin yalaz yalaz ışığı. Ben yalnızım , gel eğil kulağıma , getiriver şu şarkının gerisini , derbeder sokak çalgıcıları gibi uydura uydura söylüyorum , çalıyorum şarkıları ama bu şarkının devamına ihtiyacım var.Öyle dokunuyor ki içime , öylesine benim için ki…

Gel önce eğil , kulağıma yavaşça nefesini vur , sonra adımı fısılda , bak ne buldum de , gözlerimi açtırma , ılık elinle yavaşça kapat hatta ve en son al kadehimi elimden ılıdıysa rakım , deyiver o masalsı mısraları ; “Bu akşam her akşamdan sana pek çok muhtacım /
Senden başka kimseye yok benim ihtiyacım”

Taraftar Sayısı

Tuesday, January 29th, 2008

http://apps.facebook.com/hodrimeydan/

1 – Fenerbahçe 81924 taraftar Fenerbahçeliyim
2 – Galatasaray 81594 taraftar Galatasaraylıyım
3 – Beşiktaş 41007 taraftar Beşiktaşlıyım
4 – Trabzonspor 3843 taraftar Trabzonsporluyum
5 – Karşiyaka 3640 taraftar Karşiyakalıyım
6 – Eskişehirspor 3062 taraftar Eskişehirsporluyum
7 – Göztepe 2758 taraftar Göztepeliyim
8 – Bursaspor 1575 taraftar Bursasporluyum
9 – Ankaragücü 693 taraftar Ankaragüçlüyüm
10 – Sakaryaspor 671 taraftar Sakaryasporluyum
11 – Kocaelispor 537 taraftar Kocaelisporluyum
12 – Sivasspor 494 taraftar Sivassporluyum
13 – Samsunspor 430 taraftar Samsunsporluyum
14 – Orduspor 368 taraftar Ordusporluyum
15 – Altay 350 taraftar Altaylıyım
16 – Denizlispor 310 taraftar Denizlisporluyum
17 – Giresunspor 257 taraftar Giresunsporluyum
18 – Antalyaspor 221 taraftar Antalyasporluyum
19 – Kayserispor 187 taraftar Kayserisporluyum
20 – Gençlerbirliği 155 taraftar Gençlerbirliğliyim
21 – Konyaspor 135 taraftar Konyasporluyum
22 – Kartalspor 119 taraftar Kartalsporluyum
23 – Gaziantepspor 90 taraftar Gaziantepsporluyum
24 – İstanbulspor 75 taraftar İstanbulsporluyum

Binali Yıldırım

Monday, January 28th, 2008


Bir bakan…
Bir bakanlık…
Bu bakanlığın sorumluluğunda iletişim ve ulaşım ağları…
Bu bakanlığın başındaki insan…
Binali Yıldırım…
Bu bakanın döneminde yaşanan 3 tren kazası , 1 uçak kazası , 2 büyük sendika grevi , tersanelerdeki işçi ölümleri ve denizcilik işletmelerindeki yolsuzluklar.

O içimizden biri , seçkin değil seçkinci değil o halde hesap vermez bir mazlum.

Pazar Videoları – III

Monday, January 28th, 2008

güneş buluttan sıyrılırken
gökkuşağının renkleri koleranın damlarında sevişti.
çan sesleri
ezan sesi
hafif esrar kokusuyla karışıp
havayı kapladı.

savrulurken raconun kırmızı pelerini
o zarif öfkeye;
zaman ki sana hasta oldu.
incelikli haytasın.
nüksederken raksını mahallenin maşallahi eyvallahı;
güzeldik be oğlum..

şimdilik ölümüne kadar hayattasin,
şimdilik..
ölümüne kadar hayattasin!

Yapraklar Dökülürken

Monday, January 28th, 2008


“Bak işte Sezen Aksu’nun yeni şarkısı bu çaldıkları …” İstiklal’in koyu gri kalabalığından bu kaldı aklımda.Zahmetsizce , üretilene erişmek “1980”i Sezen Aksu’ya mal edivermişti. Düşünmediklerimiz ve bilmediklerimiz geçti aklımdan.Ne kadar da çoktular!Yenilemenin yinelemeyle karıştığı bir çağda yeni sorunlarımıza yeni çareler bulmalıyız halbuki.Sözgelimi sanatın bu serbest veri akışında kaç para edeceği , bize pahalılıktan başka ne anımsatacağı yeni sorunlarımız olmuşlardı nicedir.Müzik yenileme ve yineleme sorununu henüz halletmiş görünüyordu ki, denetimsiz paylaşımın ve bir albümün hiç mi para etmeyeceği sorusunun kucağında buldu kendini.

Müziğin yaşadığı elbette yeni müzik deneyleri dışında yeni sıkıştırma ve kaydetme biçimleri ile de ilgili.Edebiyata gelince durum biraz daha da acımasızlaşıyor.Bir metni , kitap değil belki düzgün bir gazete bile okumayan bir aileye benimsetmenin en reklamlı yoluna giriliyor hemen.

Müziğin “fusion , cover , tribute” gibi kavramlarla çözdüğü yeni çağda yeniden doğma , sürekliliği ve etkililiği koruma sorunu , edebiyatın kırağı yememiş sesine bir hüzün katacak besbelli.Edebi metinler , ilk halleri ile orada durup dururken , onu başkaca tanıyan gözler ve algı bütünleri bu ilk halleri hep eskilik , yetersizlik olarak görecek.Daha da kötüsü edebiyat magazinsel bir olaymış gibi Beyoğlu’nda bir bardan çıkarken görülecek.

Yaprak Dökümü’nün başına gelen –çekinmeden söyleyelim- tam da bu.Ali Rıza Bey’in her iki çağda da yaşadıkları elbette acı , ortanca kızların düştükleri durumlar her ikisinde de çıkmaz ve toplum baskısı da hep etkili bir uyaran.Ancak edebiyyen uyarılmayan bir toplum , TV’de gördüklerine eleştirisiz tapar , ağlar , inanır bir toplum olmuşsa sanırım bu dizi için verilen emeklerin ne olarak geri döndüğünü sorgulamak gerekli kanımca.Kitap okumama hali kitaplar yakılırken oluşan bir protest tutum değil bu ülkede , gazete almamak medya patronlarına birer tavır değil ve TV izlemek ne yazık ki bir rutin bizler için.Eğer Ali Rıza Bey’in acıları edebi metin iken tercih edilmiyorsa , bu ya toplumun kitap alerjisine ya da o edebi metindeki vasatlığa işaret ediyor diyebiliriz.Ama gelgelelim , TV dizisi sonrası kitaba rağbet artıyorsa aslında söz etmemiz gereken dizi ekibinin başarısı kadar bir toplumsal mutasyondur da.Etkili ve verimli oyunculuğun ve genişletirsek sanatçılığın karşılığı magazin programlarında esame okunması ise bu mutasyonun gücünden her olguda söz edilmelidir.

İlk Ali Rıza Bey’in 2000’lerin İstanbul’unda dolaşan klonu hâlâ kalbinde acılarla dolaşmakta , aklıselim kızı Fikret hâlâ bu dev ve doyumsuz ailenin hareket mili , ortanca kızlar bozulmuş rot balans ayarı ve gelin Ferhunda Hanım ise yoldan çıkaran şeytanı.İki sürümde göze çarpan ana fark , ilkinde hem kendi içlerinde hem de hayata karşı çekilen restler ile çabuk dağılmalarına karşın TV sürümünde ailenin dayanma gücünün daha fazla olması.Bu TV yapımının belki halka karşı bir mesajıdır ya da dizinin bölüm sayısını arttırmak için gelişen bir tutumdur.Bunları hiç bilemeyeceğiz , tıpkı aile kurumunun sorgulanmasının neye mal olacağını , toplum baskısının hep o ters bakan gözlerinin körelip körelmeyeceğini ve sanatın gelecek çağlarda nasıl kabul göreceğini bilemeyeceğimiz gibi.

Ali Rıza Bey’in nasıl bir kaymakam olduğu , eşinin onun yanındaki “sıfır” görünümü ya da babadan kalan eski bir konağın içine yeni yerleşenler üzerinde nasıl bir etki bıraktığı hakkında en ufak bir kaygı güdülmemesi belki de her iki sürüm için de birer eksikliktir.O kaymakam eskisinin Teneke’deki gibi süngüsü düşen kaymakam olduğunu düşünsek ya da annenin toplum baskısından önce aile baskısı yediğini varsaysak ve konağın tarihi üzerine biraz kalem ve kelam tüketilse belki de günümüz müziğindeki deneysel kıvamı tutturabiliriz.Veyahut dizide güncel olaylar hakkında da tepkiler verilse , TV dizisinde TVsiz ya da TVnin kadraja hiç girmediği bir salon biraz anakronik kalmıyor mu?Aynı şekilde özel ilişkiler dışında sorgulanan bir şey olmaması bu anakronikliği geçmiş baskı dönemlerinin çerez yapımlarını hatırlatması ile kanıtlamıyor mu?

Edebiyat da gündemde kalmanın yolunu elbette bulacak.Reklamsı romanlar bu yol edinme sürecinde gitgide elenecekler çünkü TV yakında insanlara hangi romanın okunabileceğini de söyleyecek.Temennimiz sinemanın bu konuda biraz daha namuslu kalması ve TV yapımlarının daha yaratıcı olması.Yaprak Dökümü bu haliyle eleştirilebilir olsa da , ümit vericidir.Kaldı ki asıl eleştirilen toplumun TV karşısındaki aczidir.Sonuçta sanatın her kolunun topluma yayılırken kullandığı yollar değişiyor , kabul edelim ; ama asıl kötü olan toplumun bunlara verdiği tepkiler.Sonu merak ediliyor olmak bir dizi için nasıl başarı ölçütüyse , bir toplum için topluca kutu açmak , Virjin’leri dışlamak ile beraber hastalık belirtisi olabilir.

Bu yaprak dökme mevsimlerinin doğal sonucudur.