February 25, 2010 0

İzmir’den Gelen Çanta

By Durmus Cetin Akman in Başka, İzmir

Boyoz, Akhisar zeytini, İzmir tulum peyniri, Küçükavcı’dan Türk Kahvesi, tahinli kurabiye, susamlı çörek, nohutlu börek, kuru nane, ev salçası, karışık çerez, ceviziçi, Tuna Pastanesi’nden baklava, 9kat fındıklı, Cansınbant yarabandı, emektar Alm – Tr sözlüğüm ve hediye paketleri…

Bir tek annem olsun, bana birşey olmaz. ,)

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 18, 2010 0

Emekten Konuşalım

By Durmus Cetin Akman in Başka

Dahfer Youssef – Suraj

Sen de yemekten hemen sonra masaya tatlı gelmesini bekleyenlerden misin? Öylesindir bir ihtimal, ama şunun yanıtını kimden alabilirim; yemeğe çok tuz ektiğim için mi müptela misali tatlı bekliyorum sonradan, yoksa aksine tatlı isteyebilmek için mi yemeğe çok tuz ekiyorum? Yanıtsız kalacaksa kalsın, elbet birisinin diğerinden çoktur zararı. Perhizlere mecbur hasta bir bünye, beynine hükmetmeye çalışırken, açlıklara mecbur yarı ölü yarı diri bir bünye, nefsine hükmetmeye çalışırken, ne önemi var neyi nasıl yediğimizin zararlarının? Fakat can çeker. Ve yine fakat can bilmezken emek ile öğün ilişkisini, domatesleri seçerek satın alan elin nasırı, rendenin acımasızca sıyırdığı parmağın kanayan derisi, -olur da emeğin verilmezse karşılığı- sofrada gelip boğaza duran yumru, emek ile öğün ilişkisini bilir. O yüzden nasıl çaresiz bir çocuk elmaşekerini dişlerse öyle benimseyerek dişlemeli canın ne çektiyse. Elmaşekeri kaçar senden, dişine denk düşmez, şekeri biten taraf ekşi elmanın kekremsi suyunu salarken canın sıkılır ve hepsi bitince bir çubuk ile kalakalırsın. Sonuçta demem o ki, o çubuğu dahi uçurtmaya çakacak yaşama sevinci olacak içinde. Sevinirken de öğreneceksin emeğin gücünü. Emeğinin kazandığını israf etmeden zevkini süreceksin, aşkın bile.

Bir de bazen yürek oyun oynar sana. Hisseder misin bilmem sen de, karında başlayan sıkışmanın ciğerlerindeki havayı hapsettiği ve yüreği daha beter içe gömdüğü o özlem anını. Yüreğin başlattığıdır o aslında. Devr-i daim ederken kanı, canı bir nefes sigara çeker. Böyledir bu, bünyenin zabıtası yok ki kapı dışarı etsin yüreği. O anda etrafın sesinden soyutlanır, uzaklara düşer aklın, sorular gelir ardısıra… Anneni isterdin galiba en çok yanında olsun diye sen de. Babanı da isteyebilirsin tabi de, baba biraz karaciğerin mevzusu. Onu bir gece sarhoş olmak için tek başına içtiğinde hatırla. Ve yüreğin sigarasının dumanı tekmil efkar olur, şakaklarında beyaza döner. Aynaya dalarsın uzun uzun, beyazları kaybetmeye çalışırsın ışık ile… Oysa optik kahpeliktir, gel düşme peşine. Daha senin anane dediğine, Hayat Bilgisi kitabının neden anneanne dediğini anlayamadığın senelerde, yorganındaki pandaları da gözlerini tek tek aç-kapa yaparak kaybederdin. Heyecanını yürekte duyduğun bu ilüzyon kahpelikmiş işte. Ak saçlarla da bunu yapma, yol diyeceğim de yoldukça çoğalırlar, tıpkı yolun gidildikçe çoğaldığı gibi… Onlara da yüreğimin emeği de geç, yaşın olmuş artık genç denemeyecek kadar, bir oğlun olsun istiyorsun onunla konuşabilmek için, kucağına Homeros‘u bırakmak için heyecanlanıyorsun yaşı geldiğinde, işte madem öyle o zaman yaşamı emeğinle yaşadığını kabul et.

Sonra da şehirler var apansızca tükettiğimiz. Üzerinde insanlar yaşar, bir tanesi başkanları olur, birkaçı da vekilleri oluverir ve sonra devlet olduğu varsayılır. Neler var neler yok diye bilinmeden çok şeyler varsayılır şehirlerde. Her evde huzur olduğu, her duvarın her ayıbı örttüğü, her gece geç saate kadar yanan ışığın haylazlık olduğu varsayılır. Bunlara karşın yalnızları varsaymazlar. Oysa ne Lüzumsuz Adamlar vardı bu şehirlerde amma velakin bilmezler yalnız yaşamayanlar… Yalnızlar üzerine çok söz söyleyesim yok, ettiğim söz kendinden bahsetmek olacak, sevmem öylelerini.

Ve çile var. Mutfağın çilesi, ekmek kavgasının çilesi, özlemin çilesi, yalnızlığın çilesi… Sanıyorsun ki, tüm bu çileler içinde kendiyle savaşan bir insan, barış zamanında yaşadı, yaşıyor ve ölecek. Savaşın diplomasiye bağlandığı yerde, barış insanlara bağlanamıyor bu yüzden. Çünkü insan hep savaş halinde kendiyle. Kendi barışını istemiyor en çok. Yine de şunu diyeyim bak; insan birisini arıyor. Beraber alışverişe gitmek için, nasıl da pazarlık yapabildiğini gösterebilmek için, sırtının en erişilmez yerini sabunlatmak için, parayı bazen nasıl güce dönüştürebildiğini göstermek için, biriktirdiği onlarca gereksiz bilgiyi tartışmadan birisine kabul ettirebilmek, çevresindekilere vahşi flörtünün sonuçlarını gösterebilmek için ve ritimsiz dans edebilmek için birisini arıyor. Ben öyle birisini aramıyorum ya da ben birisini öyle aramıyorum ya da ben birisini aramıyorum. Ben hala kendimi arıyorum çilemi sormak için.

Anlamazlar çünkü dilimi bilmiyorlar.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Tags: , , , ,

February 14, 2010 0

Öğretmen

By Durmus Cetin Akman in Türkiye

fotokaynak: http://girgin-huseyin.blogspot.com/

Öğretmen çocuğuyum. Hiçbir öğretmenin kalbini kırmak, gönlünü üzmek istemem. Fakat gözlemlediğim bir şey var son yıllarda. Malum büyüdük ve aynı sıraları paylaştığımız arkadaşlar ile birlikte belirli ünvanlar edindik. Kimi doktor oldu, kimi mühendis… Gözlemim öğretmen olanlar üzerine. Buna göre, ilkokul, ortaokul ve lise hayatımda ne kadar hayta ve vasat arkadaş varsa ekseriyeti öğretmen olmuş. Adam okulu ekmek için bahaneler uydururdu, kızın sınıftaki tek işlevi fotokopi parası toplamaktı, eleman sınıfta 31 çekerdi, kızımızın voleyboldaki haşinliğini havuz problemlerinde göremezdik… Tüm bunlara rağmen öğretmen olmuşlar, oldurulmuşlar. Onların suçu değildir elbet, bu ÖSS-ÖYS saçmalığının suçudur. Ya da bilemiyorum nedendir?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 13, 2010 0

History Painting

By Durmus Cetin Akman in Başka

History painting is the painting of scenes with narrative content from classical history, Christian history, and mythology, as well as depicting the historical events of the far or near past.

en.wikipedia.org

Alexander Cuts the Gordian Knot (École des Beaux-Arts, Paris), Jean-Simon Berthélemy

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 13, 2010 1

Bu Kalb Solu Unutur Mu?

By Durmus Cetin Akman in Sosyal Demokrasi, Türkiye, İzmir

Türkiye’de CHP dışındaki sol öldü. Sol yok, sağımız güçlü bu yüzden sağa doğru gidiyoruz. Çünkü oy alacağız, kimden alacağız? Sol sokağı göremedi. Oturduk sıcak evlerimizde gazete okuduk. Ankara’da sosyolojik uçurumlar var. ‘Ankara’nın öbür tarafına gidelim’ dedik mi? Onlar bunu yapıyor, biz yapmıyoruz. Rahata alıştık, tatillere gidiyoruz”

“Seçime giderken, vatandaşlarımızdan bugüne kadarki oy alışkanlıklarını bir yana bırakarak, yeni bir gelecek kurmak üzere oy kullanmalarını isteyeceğim. CHP olarak bugüne kadar bize hiç oy vermemiş, sempati duymamış, destek vermemiş dahi olsa, tüm vatandaşlarımdan kendi kimliklerini, değerlerini koruyarak, ama Türkiye’nin derlenip toparlanması konusunda bizim görevlendirilmemize destek vermelerini, sahip çıkmalarını isteyeceğiz.”

CHP’nin “sağa gitme” ve “ödünç oy isteme” kararları hakkında biraz konuşmak isterim. Hemen kestirip atacak değilim, yani şunu yapmayacağım: “CHP zaten daha ne kadar sağa gidebilir ki?!”

Öncelikle partinin taban yapısı ve örgüt üyelerini ele almak gerekir. Kimdir bunlar? 2000′li yıllarda ne kadar değişmişlerdir? Partiden hangi yönde politikalar beklemişlerdir ya da partiyi hangi yönde politikalar geliştirmeye itmişlerdir? Hangi parti eylemlerinde içleri huzur dolu bir şekilde katılım göstermişlerdir?

Belediye nikah salonlarında yapılan panellere doluşmak yeterli olmuş mudur? Parti içi atama kavgalarına seyirci kalmak yeterli olmuş mudur? Herşeyi atama zincirinden beklemek doğru mudur? Partiye nasıl katkı sağlanmıştır? Bu sorular diğer tüm partilere de uyarlanabilir ve belki bir yeterlilik ölçütü oluşturulabilir. Ancak mevzubahis olarak CHP‘den devam edelim.

Sözgelimi, tabandan başlayan bir hareket olarak görülebilecek Cumhuriyet Mitingleri‘nde istenen ve kanıksanan merkez “sol” koalisyonunda hangi düşüncelerin dışlandığı bizlere CHP’nin oturduğu ray hakkında genel bir bilgi verebilir. Meydanlarda gösterilen “solculuk soslu ulusalcılık” ve bir koalisyon için talip olan “sol görünümlü” siyasi partilerin buluştuğu noktaların neredeyse hepsi varoşlara değil, belli bir seviyede eğitilmiş ama daha da bilinçlenmesi istenmeyen bir kesime hitap ediyordu. 2007 Genel Seçimi ile bu noktaların sol siyasete artı puan getirmediği, dahası bu noktaların gerçeklenmesi için partilere transfer edilen sağcı politikacılar ve partilerin sağ merkezli söylemleri kırılması güç bir kimlik yapısı yarattı -başta CHP için. O kimliğin dışına çıkmak örgütlerin karşılaştıkları eleştiriler sonucu kendilerine çekidüzen vermeye çalışmaları ve Kılıçdaroğlu faktörü ile mümkün görünmüştü. Oysa o kimlik bu olumlu faktörleri de belirli sınırlar içine çoktan hapsetmişti. En sonunda da “Dersim Katliamı” hezeyanı ile o kimliğe teslim olmuş bir CHP karşımıza çıktı. Mitingler dışında gelişen son yerel seçimler öncesi İstanbul’daki sosyal demokrat hareketlenmenin ise sönümlenmesine rağmen ilerde CHP’yi merkezcil kuvvet ile oturduğu yörüngeden çıkaracağını düşünüyorum. Ancak ileride, bayağı ileri bir tarihte

Politikalar bir parti için yaşam alanıdır. Politika ve söylem üretmeden bir siyasi partinin yaşaması düşünülemez, diğer yandan da tabanı ile yaşamsal bir bağ kurması beklenemez. Sosyal demokrat bir partinin yapması gerekenler, düşünce pratiği yapması gereken sahalar bellidir ve bu gereklilikler ile sahalardan yola çıkılarak çağdaş bir sosyal demokrat yapıya kavuşulabilir. Sağa yönelmek ve ödünç oy istemek tutarlı davranış biçimleri değildir. CHP sağa giderek, sesi kısılmışların sorunlarına nasıl çözüm bulacak? Tetikçileri belirsiz ve tetikçileri belirli ama teşkilat korumalı cinayetlerin mağdurlarını nasıl savunacak? Alevi Çalıştayı raporuna koca koca harflerle “Madımak Oteli’nin müze yapılması doğru değildir” yazılırken sağa gitmiş ve ceplerini ödünç oylarla doldurmuş bir CHP ne diyebilecek? Tekel işçilerinin direnişlerini sürdürdükleri çadırlar ve barakalar yıkılırken CHP sağda pozisyon alıp da hangi hakla direnişe destek verecek? Kürt Sorunu hakkında çekimser ve kinci tutumunu katılaştırarak sürdürecek mi? Sağcı partiler TBMM Genel Kurul Salonu‘nda kürsülerden türban için kavga ederken, peygamber-haçlılar gibi söylemler kullanılırken CHP sağa gidip de daha fazla nasıl kavgacı olacak? CHP’den gelen “Sol bitti” ilanı ile solda birşeyler yapmaya çalışan bağımsız hareketler ile nasıl iletişim kurulacak? Bu hareketlere “Bırakın bu işleri” mi denilecek?

CHP’nin kendini “Ortanın Solu” olarak konumlandırması ve Ecevit’in 70′lerdeki İsveç sosyal demokrasi örnekleri ile şekillendirdiği mirası, evet üzerinden 80 Darbesi’nin geçmesi ile tarih olmuştur. Ancak darbe sonrası yaşanan SHP deneyimi gibi anlamsız şekilde düzenle özdeşleşme sonucu bu sefer de kendi kendini bitirmektedir ve hatta “Sol bitti” ilamı ile memleketin zar zor akan sol ırmaklarını da kirletmektedir.

Baykal‘ın ikinci yönetim döneminde neredeyse 10 yıldan fazla bir süre geçti ve o ulusalcı kimliğin çizdiği sınırlar kemikleşerek aşılması zor birer soruna dönüştü. Bu sınırları geçenler hatta bu sınırlar etrafında dolaşanlar “hain” ilan edilmeye başlandı. Bu elbette sol kültürde kabul edilebilecek bir yaklaşım değil. “CHP dışındaki sol öldü” demeden önce, CHP içindeki solun hala yaşayıp yaşamadığına bakmak gerekir bu durumda. Fakat ne yazık ki bu özeleştiriyi yapacaklar çok başka yerlerde geziniyorlar.

CHP son yerel seçimlerde İzmir‘de seçmenlerin yarısından fazla oyunu alarak belediye başkanlığını korumuştu. İzmir’in sosyal demokrat belediyeciliğe karşı bir beğeni ve takdiri olarak sunulabilecek bu başarı dahi salt AKP karşıtlığı ile gönendi, kutlandı ve belki gölgelendi. Bu rehavetin sonucunda da, belediye içersinde iş-başarı bağlamında süreklilikten ziyade, il ve ilçe örgütlerine kadar sıçrayan bir adamcılık kavgası başladı. Belediye hizmetleri ve projeleri aksadı, aksattırıldı. Nihai olarak elde mevcut olan bir başarı örneği kendi olumsuz kaderine terkedildi.

Bir siyasi parti kendini anlatmaktan yoksun olduğundan habersiz, ödünç oy istemeye ancak böyle bir ortamda çıkabilir. Zira varlığından emin olunan oyların elden gittiği açık bir şekilde görülmekte. Bu ödünç oy istemenin mantığı “Az bir oyumuz olsa tek başımıza iktidarız” kılıfı ile sunulsa da, bu açıktır. AKP iktidarını Naziler‘in erke gelmesi ile özdeşleştiren coşmuş ulusalcılar, Naziler’e karşı duran siyasal yapıların gerçek solcu ve sosyal demokratlar olduğunu unutmuş durumdalar üstelik. Velhasılı kelam, ödünç ya da nakil oylar ve fikirler ile bugünkü konumuna gelmiş Cumhuriyet Halk Partisi‘nin bu hastalıklı yapıları bünyesinden atacağı yerde, yeterli görmeyip bu yapıların kaynağına ödünç oylar üzerinde göçmesi, iyimser olursak bir uyanışa yol açacak; kötümser olduğumuz halde ise memleket sonsuza kadar solu unutacak. Ben iyimser olup, o uyanışı harekete geçirme taraftarıyım. Halkın siyasi partilerin kimliğini benimsediği ve müdahaleci olduğu günlerin özleyicisi ve bekleyicisiyim. CHP seçmenlerinde de bu iyimserliği yaymak gerekir ve fakat iyimserlik için çalışmak gerekir, dur demek gerekir.

Küçük bir çocukken dedem benden kalbimin yerini elimle göstermemi isterdi. Elimle göstermem ile yetinmeyip de neresi orası tarif et deyince, ben sol mu orta mı olduğuna karar veremez, o gülerek “Oğlum kalb ortanın solundadır” derdi, siyasi düşüncesinin övüncü ile. Şimdi o kalbler solu unutur mu?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Tags: , , , , , ,

February 11, 2010 0

Mâni oluyor hâlimi takrîre hicâbım

By Durmus Cetin Akman in Türk Sanat Müziği

Mani Oluyor

Mâni oluyor hâlimi takrîre hicâbım
Üzme yetişir, üzme firâkınla harâbım
Mahvoldu sükûnum beni terk eyledi hâbım
Üzme yetişir, üzme firâkınla harâbım

Makâm : Hicazkâr
Usûl : Curcuna
Bestekâr : Tatyos Efendi

Güftekâr : Nigâr Osman Hanım

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Tags: , , ,

February 10, 2010 0

If

By Durmus Cetin Akman in Şiir

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 9, 2010 4

Haç ile Zülfikar

By Durmus Cetin Akman in Her Milletten Sevgili

Çocuk gibisin, dedi. Evet ama çocuğun gibi değilim, dedim. Durdu, düşünmedi bence, uygun anı bekledi sadece, yakışıyor muyuz, diye sordu. Ellere nesi, diyesim geldi, demedim, sustum.

Biraz yürüdük, üşüdüğünü fark edince, boşver ellerini ceplerine sok, dedim.

Bir ay olmuş, yüzünü görmemişim. Kolyesinin ucundaki haç, zülfikarıma değmemiş, değip de göğsüme sekmemiş bir aydır.

Letonya sınırında ağlarken bulmuş beni, gözyaşımın tadına bakmış, sonra gidivermiş.

AY KARANLIK

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 8, 2010 1

Ein Teller mit Löffel, aber nichts zu essen.

By Durmus Cetin Akman in Almanya, Avrupa

Armando, etwa 1,75 Meter groß, hager und verschlossen, wusste nicht, was ihm geschah.

Bazı blogların adet edindiği gibi “Kim bu?” konulu bir yazı/gönderi değil bu. Gereken soruyu motosikletin üzerindeki adamın gözleri soruyor zaten: Nereye geldim ben?

Gittiği yolun her kilometresinde daha da yabancılaşarak etrafa, gönlünün açıklarını kafasının fikirleri ile örtüşünün verdiği cesaret ve varış noktasında kravatlıların şaşmaz hesabı ile tescillenmiş bir milyonuncu misafir işçi sıfatıyla tanışıyor Rodrigues. Sene ‘64, mevsim göç mevsimi sonbahar… Kendi geleceğinin,  insanoğlunun icat ettiği kağıt üzerinde şekillendirildiğini o da görmüştür. O da düşmüştür ikirciğe imza karalarken kağıtlara… İberyalı yüreğine bulaşan çaresizlik, Kuzey toprağında çözülür gibi olmuştur. Heimda yer bulamadıysa eğer, bir eşin dostun yanında kalmıştır birkaç hafta kadar. Yabancı memleketin yabancı yataklarına böyle böyle alışmıştır kemikleri ve adaleleri. Sonra belki, eline geçen ilk parayla Porto Şarabı almıştır. Almıştır almasına da, fiyatı birazcık fazla gelmiştir, elini yakmıştır lakin ilk yudumda sönmüştür eli, emeği. Gel gelelim, bazı geceler bazı keyifler için boş tabaklara bakakalmıştır. Bazı keyiflerin aslında keyifsiz olduğunu bile bile… Mopedi çalışmamıştır soğukta, sorununu diyememiştir tam bir cümle ile. İnsan nasıl da susar kimi zaman, böyle öğrenmiştir.

Tescillenmiş sıfatının verdiği yük de vardır, eve para gönderme yükünün üzerinde. O Federal Almanya’nın projesidir. Henüz göçmen denilmeyip, misafir denilen adamlar ve arkalarından gelecekler diye korkulan aileler… Zaman geçmiş geçmesine ancak milyon tane işçinin yarattığının kaymağı kadar çökeleği de vardır. Ve “Bu memleket yabancıya doymuş abicim!” diyor şimdilerde Taksici Hasan. Memleket ve yabancı kavramları sözünün neresinde ona, neresinde bana hitap ediyor, anlaşılmıyor. Anlaşılmadıkça da Kuzey’e yeni birinci nesiller geliyor. Her gelişte, gelenin neden geldiği birileri tarafından anlaşılmıyor. Ama her gelişte, etrafta kravatlar ve soğuk çiçekler hazır tutuluyor, zira milyon dediğimiz an gelir birilerini bulur ha misafir ha yabancı ha göçmen…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
February 8, 2010 0

On The Waterfront

By Durmus Cetin Akman in Başka

Edie: Which side are you with?
Terry: Me? I’m with me, Terry.

İnsan taraf tutacaksa, kendi tarafını tutmalı. Çünkü kendi hatasını bizzat insanın kendisi temizleyebilir. Ve yine çünkü taraf hissedilmeyen birşeydir, insan kendisini hissetmez.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes